SON ZENNE

İnsanın yüreğini yerinden söküp atan bir hikaye Son  Zenne…

Öyle ki, yürek acınız, oyun sonrası bile aylarca sarsmaya devam ediyor.

Biz bu hayatları az çok biliyoruz ya da bildiğimizi sanıyoruz. Yüreğinde bir parça insani duygular taşıyan herkesin, hassasiyet gösterdiği, önemsediği ötekileştirilmiş hayatlar…Hassasiyet tamam da, içselleştirdiğimizi söyleyebilir miyiz? Oyunu izledikten sonra artık emin değilim.

Zenne’nin, neşeyle başlayan ilk oryantal dansı ve finaldeki son oryantal dansı arasında yaşananlar… Bizden o kadar uzak olan bu iki saatlik süreci, sadece yüreğimizde değil, iliklerimizde de hissediyoruz. Hayatın kimileri için ne kadar acımasız olduğu bir kez daha çarpıyor yüzümüze, utanıyoruz.

Aslında okuduğumuz kitaplarda, bir gazete haberinde, bir filmde karşılaştığımız hayatlar bunlar. Ancak burada bizi bu kadar sarsan şey Yazarın nerdeyse şiddet içeren bir konuyu şiirsellik içinde anlatması ve Zenne’nin o dramatik yapıda bile naifliğini koruması…

Oyunu Serdar Saatman yazmış ve yönetmiş, Yarkın Ünsal Zenneyi oynamış. Cansu Fırıncı enişteyi: Şahin, Sevtap Özaltun, öldürülme korkusuyla evden kaçan, Zenneyle yolları kesişen genç kızı: Nesime.

Oyunculuklar, Müzik, Işık, Kostüm ve Dekor tasarımı bir oyunla ancak bu kadar bütünleşebilir. Zenne’yi oynayan Yarkın Ünsal’ın performansı, Bir kaç saniyede sizi sarıp sarmalıyor… büyük bir emeğin, çabanın sonucu şüphesiz. Bu emeğe saygı duyulur…

Yeni Tiyatro dergisi 4. Emek ve Başarı ödülleri dağılımında, Yarkın Ünsal, Yılın erkek oyuncusu , Serdar Saatman ise, Aydın Arıt Yılın Oyun Yazarı seçildiler. Kendileriyle sizler için bir söyleşi gerçekleştirdik.

Gülçin Üstüntaş – Merhaba, hoş geldiniz. Yarkın, Güzel olan her şey karşısında heyecan duyarım, yüreğim çarpar. Ancak senin oyunculuğun karşısında, Yüreğimin duracağını hissettim. En çok merak ettiğim bu role nasıl hazırlandın

Yarkın Ünsal – Öncelikle çok teşekkür ederim, bizi evinizde ağırlamanız benim için büyük bir mutluluk. Son Zenne oyununa çalışmam projeden üç ay öncesine dayanıyor. Haziran, Temmuz ,Ağustos. Benim üç ay’ım Bo Sahne’nin aynalı stüdyosunda dans etmekle geçti. Projeyi hayata geçirelim mi diye konuşuyorduk Bo Sahne’yle. Böyle bir ihtimal üzerine ben çalışmaya başladım. Çünkü, karar verip sahne çalışmasına geçtiğimizde benim için çok geç olabilirdi. Yaz boyunca kendimi stüdyoya kapattım, çalıştım. Neler yapabilirim? Ne tarz müzik kullanacağız? Tamam oryantal ama, oryantalin de kendi içinde türleri var. Nereye yakın olacak? Arap ezgilerini mi kullanacağız yoksa daha modern bir oryantal müzik mi? Ama hepsinden önce benim vücudumu kullanmayı öğrenmem gerekiyordu. Kendimce bir noktaya geldim ama yeterli noktaya gelemediğimi hissettiğimde, Bo Sahne’nin desteği ile Koreografımız Uğurcan Arıkan’ la çalışmaya başladım. Sahne provalarına geçtiğimizde artık oyun dansla desteklenir hale gelmişti.

G.Üstüntaş –Peki dansın ötesinde, oynadığınız karakteri nasıl gözlemlediniz, çevreniz de var mıydı bu kişiler.

Y.Ünsal – En çok ruhunu anlamaya çalıştım. Son zamanlarda kimliklerin özgürleşmesi ile ilgili çok örnekler var çevremizde. Cinsel kimlikle ötekileşen hikayeler tiyatroda popüler hale geldi. Serdar’la her zaman kaygılandığımız bir şey vardı. Mesele popüler bir malzemeyi kullanarak popülerlik sağlamak değil. Biz bu hikayenin neresine dokunabiliriz? Ben kendi açımdan baktığımda karakterin ruhunu yakalamak istedim. Biliyorum ki, öteki gözle bakan, dalgasını geçen, hatta sevmeyeceğini bile bile dile getiren, ama oyunu seyrettikten sonra Zenne karakterini seven, onu sempatik bulan, onunla iletişime geçme cesareti gösteren seyircilerimiz oldu. Aslında ötekileştirmenin kendi kafamızda bir duvardan ibaret olduğunu anlatan bir şey bu.

G.Üstüntaş – Bu ruhu yakalamak, işimi kolaylaştırdı diyorsunuz yani.

Y.Ünsal – Bir çok oyunda alt metin çalışması yapabilirsiniz ama Serdar’ın yazdığı bu oyunda sözcükler öyle yan yana geliyor ki, gel de oynama, gel de bağlantıyı kurma, gel de hislenme. Hikaye net bir şekilde akıyor. Tabi ki onu süsledim. Çevrem de bir çok insanın malzemesi var. Derleme, toplama çalışması elbette oldu. Ancak bu tavırlar sipariş üzerine durmamalıydı, dolayısıyla hepsini bir potada erittim.

G.Üstüntaş – Seyirciyi bu kadar etkileyen, sarsan bir oyunun sizdeki etkisi nasıl oluyor?

Y.Ünsal – Aslında oyunun başında ki kısım, benim seyirciyi test ettiğim yer. Nasıl bir seyirciyle karşı karşıyayım. Ben oyunu bir buçuk saat önce çalışmaya başlıyorum. Dansları geçiyorum, vücudumu ısındırıyorum, terli terli sahneye çıkıyorum. Belli bir meziyeti göstermem için böyle bir disiplini korumam gerekiyor. Öteki türlü çok emanet hareketlerle sahnede olurum. Bunu yaptığım noktada işte o günün gidişatını biraz seyirci güçlüyse seyirci belirliyor, ben seyirciden güçlüysem ben belirliyorum. Kimi seyirci çok kapalı, kendini açmak istemiyor. Bo Sahne bunu test etmek için çok uygun bir laboratuvar. Bo Sahne gerek konumu, gerek hedef kitlesi gereği zor beğenen, tepki vermekten kimi zaman imtina eden, tırnak içinde söylüyorum jüri gibi. Büyük sahnelerde oynadığımızda 600-700 kişilik sahnede seyirci tüm reaksiyonuyla oyunda varlığını hissettiriyor. Büyük sahnedeki oyunlar,seyircinin sahneye hizmet ettiği, kendini bıraktığı oyunlar oluyor.

G.Üstüntaş – Siz Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro oyunculuk bölümünü bitirdiniz. Sonra ki süreç nasıl gelişti.

Y.Ünsal – Çok uzun bir süreç ama özetlemeye çalışayım. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde, Dramatik Yazarlık ve Dramaturgi bölümünü bitirdim. Sonra tekrar sınava girip oyunculuk bölümünü bitirdim. İki bölümden mezun oldum. Serdar’la Yazarlık bölümünde tanıştık. Birlikte 2005 yılında, Tiyatro Oyun Kutusu çatısı altında çalışmaya başladık. 13 yıl ciddi bir yol kat ettik. İzmir’de sahne bulmakta zorlandığımız çok zamanlar oldu. En son sahne sıkıntısı çekmeye başladığımızda rotayı İstanbul’a çevirdik. Her zaman aklımın bir köşesinde vardı zaten. Eğer kendimize İstanbul’da bir yol çizeceksek, bunu gençken yapmalıyız ilerde böyle bir risk almaktan korkabilirdik. Ben önden çıkıp geldim. Bo Sahne’de Levent Özdilek’le tanışma fırsatı buldum.

G.Üstüntaş – İsabetli bir adres olmuş. İzmir’de yaşadığınız sıkıntılar, sizi tiyatronun mutfağın da pişirmiş olmalı. Tecrübe kazandırıp, geliştirmiştir eminim.

Y.Ünsal – Evet biz orada geçirdiğimiz 13 yılı laboratuvar yılları olarak değerlendiriyoruz. Bir gerçeğin de altını çizmek gerekiyor. Tiyatro yöneticiliği gelişmediği sürece tiyatronun sanat yönetiminin yanı sıra işletmesi de, muhasebesi de oyuncuya kalıyor. Bunun oyuncuyu yorduğunu belirtmeliyim.

G.Üstüntaş -Serdar Saatman, oyunun yazarı ve yönetmeni olarak size sormak istiyorum, Oyun oldukça cüretkar, Hikaye ile oyun süreci arasında yaşananlardan söz eder misiniz. İlk fikir kimden geldi.

S.Saatman – Burada teknik terim yanlışlığı oluyor. Hikaye Nilüfer Bıyıklı’nın gibi duruyor. Yazılı bir metin yoktu . Ancak, Nilüfer Hanım ve Levent Bey’den oyunun içindeki kimi motifleri aldım. Onlar bana bir “zenne” projesi yapmak istediklerinden söz ettiler, oyunu sen yazar mısın dediler. Tabii dedim. Bu beni çok heyecanlandırdı. Yazım süreci çok meşakkatliydi. Zenne projesine ilişkin çok fazla fikrim vardı. Yazım sürecinde 2 farklı zenne oyunu yazdım. İkinci yazdığım oyun Bo Sahne tarafından kabul gördü. Zenne’yi yazarken özelikle Levent Özdilek’in fikirlerinden yararlandım. Onun anıları vardı, O anılardan yola çıkarak oyunu renklendiren motifler koydum. Örneğin oyunda ki deprem gecesi Nesime ve Zenne’nin gördüğü köpeğe yardım eden uzun boylu adam aslında Levent Özdilek’dir. Oyunda bunun gibi birkaç tane daha yaşanmış anılar var.

G.Üstüntaş – Ben küfürden pek hoşlanmam, rahatsız olurum aslında, ancak oyunla öylesine bütünleşmiş ki, o hayatın kültürü içinde başka türlü olamazdı diye düşünüyor ve kabulleniyorsunuz, rahatsız etmiyor.

S. Saatman – Ben de küfürden hiç hoşlanmam, günlük hayatımda hiç küfür yoktur. Ama dediğiniz gibi, o hayatların içinde var. Kullanmak zorundaydım. Yazarken o kişinin dilinden yazmazsanız o kişiyi dolandırmış, başkalarına da yalan söylemiş olursunuz.

G.Üstüntaş – Peki, seyircilerden tepkiler alıyor musun.

Saatman- Seyirciden olumlu tepki alıyoruz . seyirci “iş”in gerçekliğine inanınca sizin kabul ettiğiniz gibi küfrü bile kabulleniyor. Biz oyuna inandığımız için onlar da inanıyor.

G.Ü – Genç bir kadrosunuz, ben gençlerin yaptığı oyunları çok seviyorum. Tabuları yıkıyorlar. Bizim kuşaktan daha cesurlar. Yeni arayışlar peşinde misiniz?

S.Saatman – Kesinlikle yeni arayışlar peşindeyiz. Biz Yarkın’la yıllardır Tiyatro Oyun Kutusu olarak, hiç oynanmamış, yeni yazılmış oyunlar oynadık, bundan sonra da öyle olacak. “Başka ne yapabiliriz”in arayışları içindeyiz.

G. Üstüntaş – Gençlerin oyunlarını izlediğimde tiyatro adına çok umutlanıyorum. Gençler, birkaç kişi bir araya gelip tiyatrolarını kuruyorlar, farklı işler yapmaya çalışıyorlar.İstanbul’da özel tiyatroların bu kadar çok oluşu, aranızda rekabeti getirir mi ? Ne diyorsunuz?

S.Saatman – Kötü hırs olmazsa çok yararlı olur. Teşvik eder. İyi hırs fayda sağlar, bu bütün mesleklerde de böyledir.

Y.Ünsal – Temelde yarışma insanın kendiyle olması gerekiyor. Başkası ile giriştiğiniz noktada, geçeceğiniz sınır belki size ait değil, belki hiç sizin kulvarınız değil. Yapılan yenilikleri gördükçe, kendi kulvarınız da kendinizi nasıl aşabilirsiniz, nasıl üzerine gidebilirsiniz… o zaman, işte o zaman yarış daha lezzetli bir yarışa dönüşüyor. Daha önce ne yapmıştım, bu gün ne yapıyorum, ileriye dönük ne yapabilirim. Böyle bakıldığında, bu yarış iyi bir yarış olur.

G.Üstüntaş – Bu arayışlardan , iyi rekabetten neler çıkar zaman gösterecek. Ama Augusto Boal’ın Forum Tiyatro’su da belki böyle arayışlarla ortaya çıkmıştır. Biz de çok fazla yaygınlaşmadı sanırım ne dersiniz?

S.saatman- Ama Tiyatro Tarihine geçti, bence bu başarıdır. Bir kapı açtı..

Y.Ünsal – Başka teknikler de kullanılıyor ama. Özellikle büyük kurumların çalışmalarında, ekip çalışmalarında, problemi çözme çalışmalarında Forum çok kullanılan bir teknik. Belki Boal’in yöntemlerine bire bir uyarak değil, bizim kalıplarımıza, bizim kılıflarımıza uydurularak kullanılıyor. Aslında bir kapı açtı Forum Tiyatro…Serdar’ın dediğine katılıyorum, bir kapı açtı…

G.Üstüntaş – Genç bir oyuncu olarak bu oyunla yakaladığınız büyük başarı ve ödüller sizi ürkütüyor mu ? Daha iyiyi yakalama kaygınız var mı?

Y.Ünsal- Ürkütmez mi! Benim yaz depresyonlarım meşhurdur. Şimdi mevsimim geldi, Zenne yolculuğa çıktı. Ben elimden geleni yaptığıma inanıyorum, cebimdekileri ortaya koydum.Tabi ki yolculuk boyunca üzerine yeni bir şeyler katıldı, eksildi, test edildi, onaylandı, onaylanmayan çıkarıldı. Şimdi yeni proje ne olacak? Bu her oyuncunun kabusudur , başarabilecek miyim! Yaza girdik mi benim depresyonum başlar… Başka meslek mi yoktu… neden oyunculuk…

G.Üstüntaş – Sahi neden oyunculuk?

Y.Ünsal – İnsan ne yapmak istiyorsa onu yapmalı. Yapar da… Akacak kan damarda durmaz. Neye inanıyorsa o yolda gitmeli. Geç olsa da gider zaten… Ben istediğim şeyi erken fark eden ve bu yolda desteklenen şanslı biriyim. Yani benim de kanım damarda durmadı. Çocukluğumdan bu yana müsamereydi, temsildi, tiyatroydu derken Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü oldu adı… Benim en iyi oyuncum annemdir, dolayısıyla hep oyuncu olmak istedim sanırım, arada kalmadım.

G.Üstüntaş – Oyuncu her zaman aynı ağırlıkta rol bulamayabilir, bundan kaygı duyuyor musunuz.

Y.Ünsal – Ben şuna inanırım. Aslında geçen sezonda Yeni Tiyatro Dergisi bizi takip etti, bundan memnunluk duyuyoruz , başka jüriler de oyunumuzu izleyerek bizi onurlandırdılar. Ama başarıyı hiçbir zaman ödül aldığı zaman başarıdır diye kodlamamalıyız. Benim anladığım başarı, içime sinerek bir şey yapabiliyor muyum ? Her sahneye çıktığım da mutlulukla çıkabiliyor muyum? Benim aslında başarı odağım bu. Bir ödül, ya da başarıyı etiketlendirmek üzerine elde edebilir miyim değil de, İçimde mutluluk duyacağım bir projeyle sezona merhaba diyebilir miyim. En çok duyduğum kaygı bu.

G.Üstüntaş – O zaman hemen bu nokta da soralım, yeni sezon için projeniz tasarı mı? Yoksa yola çıktı mı?

S.Saatman – Aslında iki oyunumuz var, biri yola çıktı, önümüzde ki hafta provaya başlıyoruz.

G.Üstüntaş – Yine Bo sahnede mi?

S. Saatman – Evet Bo sahne de oynuyoruz ama Tiyatro Oyun Kutusu prodüksiyonu. Levent Özdilek’in bize desteği çok fazla.

G.Ü – Yarkın, Bo sahnede konservatuara girmek isteyenlere ders veriyorsunuz . Oyunculuk, hocalık , turneler ayrıca çocuk oyunu ve turnesi, Bu kadar yoğun çalışmak zorunluluktan mı, zevkten mi ?

Y.Ünsal – Olur mu …Zevkten. Zorunluluk olsa çekilir mi bu çile. Hatta bu sezon Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrasıyla “Mozart’ın Sihirli Dünyası” projesinde oyuncu ve dansçı olarak görev aldım. Hep içimde söylediğim bir şey var, yeni projeler olsun, ama birbirleriyle çakışmasın, dileğim ve duam bu. Ben bir şey çalışırken yeni proje gelirse hayır diyemem, biraz maymun iştahlıyım. Ama çakışmamalı, programlı gitmeli, iki tarafı da zor durumda bırakmamalıyım.

G.Üstüntaş – İşin zorunluluk kısmı hiç yok mu?

Y.Ünsal – Zorunluluk kısmı şöyle, bütün bu projelerde isteyerek, zevkle çalışıyoruz ama İstanbul gibi insanı yutan bir şehirde yaşıyorsunuz. İşin ekonomik boyutu var elbette. Özel tiyatroların ekonomik durumu malum, bu durumda kurumlara veya ödenekli tiyatrolara muhtacız. Diğer tarafta işimizi zevkle ve mutlulukla sürdürmek için. Ne kadar şanslıyım ki hep sevdiğim projelerde çalıştım.

G.Üstüntaş – Siz de Yarkın gibi çalışmayı çok sevenlerden misiniz?

S.Saatman – Bizim içimiz de çalışma azmi hep var. Ben bu sene üç şehirde birden bulundum. İzmir, Antalya, İstanbul’da oyunlar yaptım. Zamanım hava alanlarında geçti. Aynı anda on beş farklı grupla çalıştığım zamanlar oldu. Her sene böyle oluyor. Halk Eğitimler, Bankalar, Kolejler, Devlet Hastahaneleri gibi kurumlarda tiyatro yapmak isteyenler oluyor. Bu grupları da çalıştırıyorum. Bu amatör tiyatro beni besleyen en büyük kaynaklardan biridir. 4 senedir BASİSEN çatısı altında çok büyük müzikal prodüksiyonlar yapıyoruz. Bir profesyonel ekip kadar çalışkan bir ekip, ülkemizde tiyatroya destek olan büyük bir kurum.

G.Üstüntaş- Böylece tiyatro seyircisi de yetiştirmiş oluyorsunuz bence.

S.saatman- Evet çok doğru, ancak,bu tür amatör tiyatroları yöneten kişilerin gruplarla çok profesyonelce çalışması gerekiyor. Olağanüstü ciddiyet gerekiyor. Çünkü bazen tiyatro bile izlememiş kişilerle karşılaşıyoruz. Ciddiyetsiz bir çalışma, seyirci kazandırmak yerine kaybettirir. Ben bütün çalışmalarımı kayıt altına alıyorum. İlerde “Amatör Tiyatro”adlı bir kitap yazacağım.

G.Üstüntaş – Siz yazdığınız oyunları oynuyorsunuz, aklınıza takılan oyun ya da, oynamalıyım dediğiniz bir rol var mı?

Y.Ünsal – Bizim Tiyatro Oyun Kutusu olarak ilk defa Türkçeye kazandırdığımız oyunlar da var. Ama bazen kafama takılır acaba bir Shakespeare denesek mi, farklı noktadan bakabilir miyiz diye. Serdar’a duyurmaya çalışıyorum.

G.Üstüntaş – Dünya tiyatrolarında neler oluyor, kendini aşıyor mu? yeni akımları takip edebiliyor musunuz ?

S.Saatman – Kesinlikle aşıyor, zaman zaman gidip izlediğimiz oluyor ama her zaman imkan bulamıyoruz. Artık teknoloji çok ilerledi, önemli bulduğum tiyatroları internetten sürekli takip ediyorum. Neler yapıldığını kaçırmamaya çalışıyorum.

G. Üstüntaş – Tekrar oyuna dönecek olursak, Kostüm ve Dekor tasarımını Oğuz Şahin yapmış. Sahne tasarımı, oyun ile örtüşüyor. Yalnız bir oda var ki kapısı yok, kırmızı perdeyle örtülmüş, Zenne’nin gözü gibi koruduğu Şahin’in açmasına asla izin vermediği bu odanın beyazlığı Zenne’nin saflığının simgesi gibi geldi bana, perdenin dışında ki kirli dünyadan korunduğu bir dünya diyebilir miyiz?

S.Saatman –Evet, metinde Zenne’nin odası, onun gizli dünyasının olduğu perde arkasındaydı. Tasarımcımız estetik olarak ona öyle bir yol buldu. Çok da başarılıydı. Az imkanla çok iş yapılan bir tasarımdır. Sokakta gördüğümüz çöplerden bile ilham aldığımız bir süreçti. Oğuz Şahin yere atılmış ya da düşmüş bir şeyin fotoğrafını gönderip işte tam Zenne’ye göre değil mi dediği süreçlerdi.

G.Üstüntaş – Zenne’nin kostümleri, alışageldiğimiz oryantal kostümünün özelliklerini taşısa da çok farklı aksesuarlarla Zenne ‘ye farklı bir işlev katıyor. Ne diyorsunuz?

Y.Ünsal – Konuşmanın başında söz ettiğim gibi ben sözcükleri Serdar’dan aldım ruh kattım, Oğuz bu ruhu kostümle, kostüme verdiği renkle yakaladı. Kostümleri, en ince kıvrımlarına kadar vücuduma tam oturması için milimetrik çalışıldı. Beş kostüm tasarladı ve kendisi dikti, biz ancak üçünü kullanabildik, oyunun matematiği nedeniyle. Işık tasarımında Onur Alagöz çok güzel bir yerden yakaladı, Zümrüt Şahin finalde Zenne’nin isyanını yakaladı ve tam bir ekip olduk.

G.Üstüntaş – Ve… dekor- kostüm adaylar arasına girdi. Ayrıca Müziğiniz özgün müydü? Tartışma konusu olduğu için soruyorum

S.Saatman – Final müziğimiz özgündü. Sadece ‘Gidemediklerimiz’ adlı şarkıyı Hümeyra bize hediye etti. Final şarkımız Zümrüt Şahin’e aittir. Üstelik seslendiren de kendisi. Zaten o şarkıyı bir başkası söyleyemezdi. Gelecekte tiyatrolara ve televizyona müzik şarkı yapacağına inandığım inanılmaz bir yetenek Zümrüt Şahin. Oyunun ruhunun vazgeçilmez bir parçası oldu şarkımız. (youtube ‘dan şarkıyı dinleyebilirsiniz)

G.Üstüntaş – Yarkın son olarak bir şey sormak istiyorum. Son dansında o bakışı her oyunda verebiliyor musun.

Y.Ünsal – Ne diyorsunuz… Ben koca oyunu o bakış için oynuyorum.

G.Üstüntaş – Siz Yeni Tiyatro Dergisinin bu yıl ki en başarılı erkek oyuncusu seçildiniz, duygularınızı öğrenebilir miyim?

Y.Ünsal – Çok şaşırdığımı söylemek isterim. Benim en anlamlı ödülüm oldu. Çünkü, Afife ödüllerinde kendi akranlarımla yarıştım, burada ise, ustalarımla, ağabeylerimle… Çok onurlandım ve mutlu oldum, geçen yıl da, Umut veren genç oyuncu dalında almıştım, demek ki umutları boşa çıkarmamışım. Her oyuncu ödül aldığında mutlu olur, ancak ödüller sorumluluk yüklüyor. Gel de bunu taşı şimdi…

G.Üstüntaş – Serdar siz de yazar olarak Aydın Arıt ödülünü aldınız, siz ne düşünüyorsunuz?

S.Saatman – Çok güzel bir an’dı o an bizim için. Tüm ekibim adına çok sevindim. Yazdıklarımın ödüllendirilmesi mutluluk verici. Ayrıca, Jüri üyelerinin, böyle cesur, bazılarının pek hoşlanmayacağı bir metni, o küfürleri ve bazı sahneleri ön planda tutmadan, anlattığı şeye değer vererek bizi onurlandırması en değerli şey benim için. Yazdıklarımızın seyirciye geçtiğini hissettiriyor, o nedenle çok mutlu oldum.

(Yetkin Yüksel, sohbetimiz sırasında yanımızda olduğundan,eleştirmen olarak, düşüncelerini söylemeden olmazdı)

Y.Yüksel- Benim oyun boyunca gördüğüm ve hayran olduğum bir durum vardı. Dekoru kullanıyorlar, dekorun kendi içinde bir enerjisi vardı, sakın buna dokunma…o koltuğa (seks koltuğu) oturma gibi…

Bir de Yarkın karşısında ki oyuncunun oynamamasına izin vermiyor, adam oyuna girdiği anda oyun yukarı çıkıyor, rol kostümünü giydi dediğimiz olay bu. Şizofrenik değil ama oyunun mantığında yapıyor.

G.Üstüntaş – Sohbet uzayıp gitti…hepsini buraya yazacak olsam derginin sayfaları almayacak. Vedalaşalım.

Yeni sezonda yeni oyununuzu alkışlamak üzere …hoşcakalın.

Y. Ünsal – Serdar Saatman: Bu değerli sohbet için çok teşekkürler.