GERÇEKLER ACITIR

Betty ve Bobby; yanlış bir ailede, yanlış bir şekilde yetiştirilmiş iki kardeş… Düşmanlar mı? Hayır değiller. Peki, dostlar mı? Hayır, dost da değiller fakat kardeşler… Onlar, ABD’li oyun yazarı ve bağımsız film yönetmeni Neil LaBute’un yazdığı, Hansel ve Gretel’in Öteki Hikâyesi adlı oyunun karakterleri… Betty, edebiyatçı ve akademisyenken Bobby, marangoz. Betty kardeşini beğenmiyor, Bobby entelektüel tayfayı boş işler ile uğraşan insanlar olarak görüyor. Çünkü ona göre emek, bilek gücü ile kazanılan işlerden geçiyor. Görünüşte farklılarmış gibi gözüken ancak birbirine çok benzeyen iki kardeş onlar. Zaten oyun da bu kardeşlerin çekişmesinden besleniyor.

Oyun Atölyesi’nin bu sezon da sergilemeye devam ettiği “Hansel ve Gretel’in Öteki Hikâyesi”ni izlemeye başladığım ilk andan itibaren, garip bir huzursuzluk ve yüzleşme ile karşı karşıya kaldım. Hemen yan koltuğumda oturan kardeşime zaman zaman dönüp bakarak, Ayça Bingöl ve Salih Bademci’nin hayat verdiği o iki kardeş gibi olmadığımız için şükrettim. Peki, neydi beni bu şükür duygusuna iten korku? Kardeşimden bu denli nefret etmek duygusu mu? Eksilse, diğer yarım kaybolmuş gibi hissedeceğim karındaşımdan ayrılma, ihtiyacım olduğunda onu yanımda bulamama korkusu mu? Aynı ebeveynlerden dünyaya gelip, aynı evde aynı kültürle büyüyüp, iki kişi iken tek kalmak, yalnızlaşmak mı yoksa? Oyun boyunca hatta oyundan çıktıktan sonra bile bunları düşünmekten alamadım kendimi.

Kanımca bir hesaplaşma oyunu olan “Hansel ve Gretel’in Öteki Hikâyesi”, abla Betty’nin yağmurlu bir gecede, kardeşini bir orman kulübesine çağırması ile başlıyor. Kiraya vereceği kulübenin eşyalarını toplamaya yardım etmesi için… Hatta bunu yapması için bir miktar para bile ödüyor kardeşine, Bobby almak istemez gibi gözükse de. Daha ilk andan itibaren aynı ortamda oldukları için huzursuz olan ve en küçük bir kıvılcımda bile kavga eden bu iki kardeşi, bir araya getiren neden eşya toplamak gibi gözükse de aslında alt metinde büyük bir hesaplaşma, yüzleşme yatıyor. Ve büyük bir trajedi… Betty ve Bobby birbirlerine o kadar yabancılaşmışlar ki acımasızca birbirlerini eleştirmekten, yerden yere vurmaktan adeta zevk alıyorlar. Bobby, ablasını gereksiz bir özgüven ve ahlaksızlıkla, hatta mahalledeki bütün erkeklerle yatmakla hatta ve hatta yuva yıkmakla suçlarken, Betty, kardeşinin kadın düşmanlığını, kötü giden evliliğini, dinin ve günaha girmek korkusunun altına sakladığı o tutucu tavrını koz gibi kullanıp, kendisini kıskandığını iddia ediyor. Birbirlerine karşı o denli dürüst değiller ki gerçek gibi söyledikleri her söz yalan olup havada uçuşuyor. Bir de bir cümle dökülüyor ikisinin ağzından, babalarından miras kalmış; “gerçekler acıtır”. Ve evet, görüyoruz ki, oyunun sonunda, gerçekler cidden acıtıyor. Öyle bir sarmalın içinde ilerliyor ki oyun, Betty’nin kocasıyla beraber kiraladıklarını söylediği evin, aslında genç sevgilisiyle birlikte yaşadıkları kaçamak aşk yuvası olduğunu öğreniyoruz. Ve ne kocasının ne de çocuklarının bundan haberi olmadığını… Tam Betty’i davranışlarından dolayı yargılayacakken, başka bir gerçekle karşılaşıyor ve zavallı kadının kocası tarafından defalarca aldatıldığını öğreniyoruz. Hatta bu evliliği sürdürmek için ne denli çaba harcasa da sonunda aynı evi paylaşan ve birbirlerine göz yuman iki insan olmaktan öteye gidemediklerini. Sahnede tansiyon bir yükseliyor bir alçalıyor. Yazar bize, ‘kimseyi yargılama’ diyor sanki. Yargılama! Çünkü onlar bu sistemin tükettiği, kurban ettiği iki birey sadece.

Yalanların örttüğü gerçekler, bir sinir kriziyle beraber teker teker ortaya dökülüyor. Bobby’e acıyalım diyoruz derken bakıyoruz ki, arabadan bir içimlik esrar getirmiş. Kafamız allak pullak oluyor. Bobby sardığı bu sigara ile hem kendisini hem de ablasını rahatlatmaya çalışıyor. İki kardeş bir esrar perdesinin arkasında birbirlerine tutunmaya çalışıyorlar. İçtikleri otun etkisi ile birbirlerine yakınlaşan ve sarılan iki kardeş, paranoyaların esiri olmaktan da kurtulamıyor. O kadar güvensizler ki birbirlerine, kardeşçe bir sarılma ensest bir ilişkiye döner korkusu ile hızla birbirlerinden uzaklaşıyor, tekrar kavgaya tutuşuyorlar. Betty, benden uzak dur, dokunma diyerek azarlıyor kardeşini, Bobby ise ablasının kendi hakkındaki korkusundan rahatsız oluyor. Yani parlak Amerikan rüyasının yetiştirdiği iki kardeşin arasındaki, o ahlak çöküşü, her yerden buram buram hissediliyor. Aile kurumunun nasıl yıkıldığını gözler önüne seriyor yazar.

Acıma duygusu yargılamaya, yargılama duygusu da garip bir katharsis’e sürüklüyor bizi. Ben de yok ya, çok şükür diyoruz, etrafımızda olup biten her şeye gözlerimizi yumarak. Ama yo, yağma yok, yazar bizi koltuklarımızda rahat rahat oturtmamaya kararlı. Oyun ilerledikçe biz yüzleşmeye devem ediyoruz. Yüzleşme hesaplaşmaya, hesaplaşma da salt gerçeklerle baş başa kalmamıza neden oluyor. Ve galiba ne olursa olsun et tırnaktan ayrılmıyor. Bobby ve Betty bunu bize gerçekten hissettiriyor. Belki de oyun boyunca en samimi ve en can alıcı an, Betty’nin kardeşine “seni çağırdım çünkü sana ihtiyacım var” demesi. Ve galiba çarpıcı yan da Bobby’nin buna inanmayışı…

Haluk Bilginer’in dile hâkimiyeti ile ustalığını konuşturduğu ve çevirmenliğini yaptığı, tek perdelik bu oyun, her şeyi ile görülmeye değer bir performans. Daha ilk andan kardeş olduklarına inandığım Ayça Bingöl ve Salih Bademci’nin o abartıdan uzak, sakin oyunculukları takdire şayan. Sahne üzerinde ben buradayım diye bağırmayan ve birbirlerinin önüne geçmeyen bu iki oyuncu, bir bütünü tamamlamış gibiler. Ali Altuğ’un başarılı rejisi ve Oyun Atölyesi için bir klasik haline gelmiş Tolga Çebi müzikleri kesinlikle kusursuz. Barış Dinçel’in o alıştığım başarılı dekor tasarımı, oyunun atmosferini desteklemiş ve daha belirgin bir şekilde gün yüzüne çıkarmış. Fırtınalı gecenin çarpıcı bir şekilde sahneye aktarıldığı o tavandaki pencere beni benden aldı. Açık ahşap renginin karanlık bir atmosfere tezatlık oluşturduğu ve dört bir tarafın kitaplar ile donatılmasına rağmen, sevgisizliğin garip bir cehalete dönüştüğü bu ikiyüzlü eve bakınca, kendimi bir Amerikan evine girmiş gibi hissettiğimi inkâr edemeyeceğim. Elbette ki bu gerçeklik Barış Dinçel’in metni kusursuz bir şekilde yorumlamasından kaynaklanıyor.

Kısacası dostlar, “Hansel ve Gretel’in Öteki Hikâyesi” gösteriyor ki gerçekler acıtıyor! Yazar sahneden okkalı bir tokat atıyor. Televizyonun sahte büyüsü ile afyonlanmaya devam edeceklere sözüm yok, lakin layıkıyla bir oyun izlemek isteyenlere “Hansel ve Gretel’in Öteki Hikâyesi”ni kesinlikle öneririm.