“PARA” ve “PARA”

Ülkemizin farklı kentlerinde yaşayan eleştirmen, oyun yazarı, oyuncu, yönetmen, dergi sahibi olarak “Antalya Gala Günleri”ne” davetliydik. Yetişkin, kukla, sokak ve çocuk tiyatrosu olmak üzere birçok oyun izleme fırsatı bulduk. Farklı disiplinlerde ve ülkemizin farklı yerlerinde etkin olan, birçok tiyatro insanı bir araya geldi. Doğal olarak bol bol tiyatro konuştuk. Antalya Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu (AŞT), Necip Fazıl Kısakürek‘in yazdığı “Para” adlı oyunu yeni sezonda izleyicileri ile buluşturdu. Oyunun yönetmeni Özer Tunca; Bursa’da izlediğimiz “Aşkımız Aksaray’ın Yangını” adlı oyunun da yönetmeni. Özer Tunca ismi çocuk tiyatrosuyla anılırken artık yetişkin oyunlarındaki başarısıyla da dikkat çekiyor.

Necip Fazıl Kısakürek’in yazdığı oyun, banka patronu O’nun ailesi ve yakın çevresinin hayatında geçen olayları ele almaktadır. Yazar oyununda, ahlaksızlığı ve kişisel çıkarlar peşinde koşmayı bir yaşam felsefesi haline getirmiş olan O’yu anlatır. O’ya göre hayatta her şeyin, aklın, sağlığın, bilginin, dünya hatta ahiretin bile mutlaka maddi bir karşılığı vardır. İnsanoğlunun zaaflarının, karanlık yönlerinin ve duygusuz menfaat ilişkilerinin merkezinde gelişen olaylar işlenir. Olaylar neticesinde para öyle kıstas haline gelir ki herkesin iç yüzünün ortaya çıkmasını sağlar.

Oyunun rejisine geldiğimiz zaman, temelleri sağlam ve yaratıcı reji örneği olduğunu söylemek isterim. Çünkü kapalı ve açık biçim sahneleme yöntemleri işlevsel olarak kullanılıyor. Geçen gün okuduğum bir eleştiride Brecht’yen tiyatronun modası geçtiğinden bahsediliyordu. Açıkçası çok şaşırdım. Bu konu Antalya’da da, oyun sonrasında geçmişti. Konunun geçtiği yerde, fikrimi eleştirmen arkadaşıma çok net anlatmıştım. Yazımda bir kez daha konu hakkında fikirlerimi paylamak istiyorum.
“Para” kapalı biçim, yani yer, zaman ve olay birliği süreci içinde gelişen bir oyundur. Bir uzam içinde gelişen olay örgüsü, belli bir zaman içinde devam eder. Çatışma, karakterler ve atmosfer oyunun bütünlüğünü sağlar. İzleyici ile arasında oluşan duvar sayesinde olay izleyiciye inandırılmaya çalışılır. (oyuncular izleyici yokmuş gibi davranır). Bunun tam tersi olan açık biçim oyun, epik olarak ismi geçen oyun türüdür; yer; zaman ve olay birliği olmaz. Epizotlar vardır. Epizotlar arasında zaman, olay ve karakter birliği kurulmaz. Anlatıcı ile dördüncü duvarı yıkarak seyirci ile iç içe girer. İki oyun türünde de içerik olarak çok farklı özellikler vardır. Kapalı biçimde karakter ve atmosfer oluşurken, açık biçimde karakter ve duygu kaybolur, atmosfer oluşmaz, sadece anlatılmak istenilen sorun yabancılaştırılarak, izleyici rahatsız edilerek aktarılmak istenir.
Son zamanlarda yeni nesil yönetmenler kapalı biçimli oyunları açarak açık biçim haline getiriyor. Bu sayede seyirci oyuna ortak oluyor. Özer Tunca da “Para” adlı oyunda bu yöntemi uygulayarak tiyatro adına kaliteli bir yorum yapmış.
Özer Tunca’nın uyguladığı bu yönteme, modası geçmiş demeleri açıkçası beni çok şaşırttı. Brecht ya da Epik Tiyatro öldü diyenler, savlarını sağlam bir temelde sunmak zorundalar. Öldü ya da eski demekle eskimiyor. Bunu Berliner Ensemble’nin Genel Sanat Yönetmeni Claus Peymann demiş olsa dahi, savını tiyatral ve sanatsal verilerle temellendiremediği sürece samimi bir fikir olarak karşımıza çıkamaz. Kaldı ki Berliner Emsemble’nin Robert Wilson rejisiyle “Üç Kuruşluk Opera” oyununu İstanbul’da izlediğim zaman, oyunun en başında “Opera 3 kuruş çünkü herkes izlesin” diye başlayan bir oyun dünyada hala kapalı gişe oynuyor. İşin ironisi ise; İstanbul izleyicisinin oyunu 100 dolara izlemek zorunda bırakılmış olması. Oyunun gecesinde Genel Sanat Yönetmeni Claus Peymann, ödül aldıktan sonra gerçekleştirdiği konuşmasında Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera” oyunundaki banka hakkındaki düşüncesine sıkı sıkıya bağlı kalarak,  “ Oyunda banka açmanın, banka soymaktan daha ahlaksız olduğu kısmı üst yazı olarak Türkçeye çevrilmedi. Bunu açıklamak bana kaldı” diyordu. Fikrin arkasında olduğunu tekrar ederek: “Dünyada banka açmak, banka soymaktan daha ahlaksızdır” diyen Brecht’in fikirlerine ve oyunun özüne sahip çıkıyordu. Brecht’in oyunları eskimedi. Sadece sahneleme teknikleri değişti ve günümüze uyarlandı.
Yine Berliner Ensemble’nin en önemli yönetmenlerinden Thomas Ostermeier,Hamlet” rejisinde dördüncü duvarı bir anda yıkarak, seyircinin arasında, oyunu seyirciyle bütünleştirmişti. Ostermeier; Henrik İbsen’nin “Bir Halk Düşmanı” adlı oyununda da kapalı başlattığını oyunu, basın toplantısı sahnesinde, dördüncü duvarı yıkarak, tüm izleyiciyi basın toplantısının bir parçası haline getirmişti. Kapalı biçimde yazılmış iki oyuna açık biçimle can vererek, unutulmaz oyunlar izlememizi sağladı.
21. yüzyılda açık ve kapalı biçimin, iç içe geçmesi ile oluşan reji yorumları, izleyici tarafından benimsendi ve daha fazla ilgi görmeye başladı. Brechtyen ya da epik tiyatro öldü ya da modası geçti diyenler, bence kulaktan duyma post modern sözlerin arkasından gitmektedirler. İzlediğim birçok festival oyununda, rejisörlerin kapalı biçimde yazılmış oyunları epik teknikler kullanarak sahnelediklerine şahit oldum. Post modern oyunlar bile dördüncü duvarı yıkarak duygudan daha çok yabancılaştırmaya yöneliyorlar. Çünkü yıkılan dördüncü duvarla birlikte, izleyici kendini sorguluyor, rahatsız ediliyor, sorunun bir parçası haline geliyor.
Özer Tunca’nın rejisi nasıldı? Özer Tunca, dramaturg Orhan Karataş ile birlikte, oyunun çatısını çok sağlam oluşturmuş. Dramaturg Orhan Karataş, kapalı biçimden açık biçime geçiş sürecini, yönetmenle birlikte çok iyi geliştirmiş. Oyun epizotlar haline getirilmiş, her bir epizot farklı olay örgüsünü anlatmak açısından oldukça temiz. Epizotlar, birbirinden ayrı olmasına karşın bütünü tamamlıyor. Bu da kapalı biçimle açık biçimin iç içe geçişini sağlamış. Karakterlerin duyguları geri plana itilerek, sorunsal olarak tema ön plana çıkarılmış. Duygulara kapılmıyoruz. Olayın yıkıcı etkisine kapılarak yabancılaşıyoruz ve oyunu sorgularken, kendimizi sorgulayan bir süreç içinde kendimizi buluyoruz. Bu açıdan uzun zamandan beri dramaturg-yönetmen dengesini bir oyunda net görmekten dolayı mutluyum. Aynı zamanda örnek olduğunu düşünüyorum. Çünkü metnin dönüşüm süreci, sağlıklı olmuş. Belli bir döneme ait bir oyun olmasına karşın, günümüzü hatta geleceği ilgilendiren bir oyun haline geldiğini söylemek isterim. Böyle olunca da demode olmaktan sıyrılıyor. Aksine bize, günümüz insanında değişen ne var? sorusunu sormamıza neden oluyor. Oyunun evrensel niteliğini güçlendiriyor. İzleyici Türkiye’nin yakın tarihini değil, dünyanın her hangi bir yerinde kapitalizmin insanı ve toplumu nasıl etkilediğini izliyor. Değişiklikler, metnin özünün kaybolmasına izin vermiyor. Dil ve olay örgüsü bütünlüğü korunuyor.
Dekor Tasarımı açısından baktığımız da ise; paranın düzlemi üzerinde yukarından aşağı doğru eğimi olan bir dekor görmekteyiz. Kaygan bir zemin, metal yuvarlak bir para, bence dekor insanlığın ilk parası, ben öyle olmasını dilerdim. İlk paranın basılmasından günümüze kadar paranın satın alma gücünün insanlığın üstünde olduğunu düşünürsek… Metafor olarak baktığımız zaman; metin, dekor ve oyuncu ilişkisini güçlendiriyor. Oyuncular, dekorun para olduğunun farkında değiller. Para üzerindeki tüm sahneler, gücün kaybedilmemesi üzerine, hırs ve menfaat üzerine kurulu. Bu gücü besleyen tek unsur “para”. Para eziyor, para değiştiriyor, para annesini bile deli hastanesine yatırmasına neden oluyor. Para ölmüyor, ama öldürüyor. Arka planda gölge ile derinlik sağlayan dekorun tamamlayıcı unsurunun gözden kaçırılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Dekor ve obje enerjisi metinle birleşince oyuncunun rolünü farklı boyutlara taşımış. Bu süreç “ beden dramaturgisi” ile ifade ediliyor. Dekora ve objeye göre bedenin yani rolün şekil alması. Emre Satı’nın dekoru bu süreci çok iyi destekliyor.
Kostüm Tasarımı açısından baktığımızda dönem kostümlerini görmekteyiz. Dönem kostümlerine yardım eden ışıkla birlikte oluşan atmosfer, izleyiciyi tarihsel sürece taşıyor. Tarihsel süreç içinde, insanın kendini konumlandırmasının, yaşamın değişimini ve dönüşümünü sorgulamak açısından çok zevk verici. Dilek Kaplan, kostümlere oyunun istediği ruhu katmış, kolaya kaçmamış ve dönemin sürecini bize aktarmayı başarmış.
Işık ta ise; Ersen Tunççekiç’i görmekteyiz. Işık tasarımı, oyunu tek düze olmaktan üç boyutlu atmosfer oluşturan bir sürecin içine sürüklüyor. Böylelikle minimal oyunculuklarda oyuncuya ışık karakter oluşturmasında katkı sağlıyor. Duygu geçişlerini temizliyor. Dönem oyunu sürecini destekliyor.
Dans düzeni Meltem Yorulmaz’a ait. Mayerhold’un bio mekanik tekniği ile dışavurumcu esintilerini gördüm. Keskin ve belirli amaca yönelikti. Mekanik bir dans düzeni geçişleriyle müzikal geçişler içi içe olmuş. Dans düzeninde, ritmin güçlendiği, müzikal özellikleri de taşıyan bir düzen görüyoruz. Ben beğendim.

Oktay Köseoğlu ise müzikleri yapan isim. Müzikal tadında yapılan müzikler. Oyuncular, zaman zaman diyaloglarını şarkı söyleyerek oynuyor. Bu yöntem oyuna nasıl katkı sunuyor derseniz; oyun temposunun düşmesine izin vermiyor. Böylelikle diri ve saat gibi işleyen bir oyun izliyoruz. En önemlisi diyaloglar şarkı ile söylenince bir anda yabancılaşma sağlanarak, oyunun sorunsal teması güçleniyor. Özer Tunca’nın oyunda denediği yöntem oldukça dengeli. Rejide yaratıcılık sürecine de temiz bir örnek.

Oyunculuklara gelince;
“Para” oyununda; takım oyunculuğunu oldukça net görüyoruz. Birbirini ezmeyen, bütünün bir parçası olan oyunculuklarla karşımıza çıkıyorlar. Böyle olunca her rol, her karakter oyuna hizmet ediyor. Buna da ne gerek var demiyoruz. Ayrıca duyguların geri çekilmesine karşın, karakter ve atmosfer oluşturan oyuncular izliyoruz. Bu farklılık oyunun dramatik alt yapısını koruyor. İzlediğimiz minimal oyunculuklar da söz değil bakışlar etkili oluyor.
“O” ve “Benzeri” rolünü Tekin Temel canlandırıyor. Oyunun ritmi ve omurgasını oluşturması açısından başarılı bir oyunculuk sergiliyor. İki rolü üstenmesi; roller arasındaki geçişlerin anlaşılır olması da oyuna katkı sunuyor. Beden oyunculuğuyla rolü bütünleştirmesi izlenirliği güçlendirdi. Oyunun başlangıcındaki rolüyle oyunun sonunda rolündeki değişimi çok net görüyoruz.
Osman Kot’tan bahsetmek istiyorum. Farklı rollerde izlediğim bir oyuncu olduğu için, dramatik metindeki rolünü merak ediyordum. Osman Kot’u “Para”da ‘Hususi Kâtibi’ rolüyle izledik. Ben rolünü beğendim. Oyunun dengesini oluşturan köprü bir rol olduğunu düşünüyorum. Banker’in sağ kolu, her konuda destekleyen hem de ihanet eden bir karakter olması rolünü zorlaştırıyor. Olaylar karşısında değişimi en çok yaşayan rol. Çünkü bankerin parayı kullanma zekâsıyla önlenemeyen bir yükselişine şahit oluyor. Bu yükseliş bankeri yok edici boyuta taşıyor. Değişimlere birebir şahit olan tek isim Hususi Katib. Ayrıca Hususi Kâtip, bankerin ailesiyle işbirliğine girip ihanet ediyor. Savaş ortamı içinde yaşanan siyasal değişimlerde banker hızla düşüş yaşıyor. Bu düşüşe de yine tek şahit olan Hususi Kâtip. Osman Kot’un rolü; oyunculuk açısından katmanlı çatışmayı beraberinde getiriyor. Katmanlı çatışma nedir? Çatışmayla başlayan bir sürecin diğer çatışmaları tetiklemesidir. Rolün bir anda farklı sorunlarla karşı karşıya kalmasıdır. Bu duruma göre bedenin, ruhun şekil almasıdır. Ayrıca oluşan her çatışma ile etkilenen karakter sayısının artmasıdır. Tetikleyici ve oyunu dönüştürücü bir süreçtir. Osman Kot’un rolü başrolden daha zor ve etkilidir. Bu süreçlerin biraz daha netleşmesi gerekirdi.
Noter rolünde Cenap Aydınoğlu’nu izledim. Cidden minimal oyunculuğu ile rolün oyuna nasıl katkı sunacağını gösteren bir oyunculuk izledik. Değişim süreçlerini temiz ve kararlı olarak gördük. Cenap Aydınoğlu’nun oyunculuğunu çok sevdim.
Hademe rolüyle Recep Kamiloğlu’nu izledik. Kendine has dışavurumcu oyunculuğu ile dikkat çekti. Minimal oyunculuklar içinde çok farklı bir tat kattı.
Safinaz Özgür’ü kadın müşteri rolüyle izledim. Oyunda karakter olarak izlediğim tek rol olduğunu söyleyebilirim. Sahnelerinde oyunun atmosferini rolüyle yükselten oyunculuk izliyoruz. Rol, karşısındaki rolün tavrını etkilemeli. Bu sayede sözünü beklerken, beden rolün gerektirdiği değişime uğrar ve ardından söz daha samimi gelir. Bu sayede rol anda kalır. Biz rolü izleriz. Oyuncunun bizzat kendisini değil. Safinaz Özgür, rolünü içselleştirdiği için karşısındaki rolü etkileyen bir oyuncu. Bu etki oyunda atmosfer sağlıyor. Oyunun anda kalarak rolün güçlenmesini sağlıyor. Bankerin odasına her girişinden itibaren odanın atmosferi değişiyor. Bir anda banker anneye göre şekilleniyor. Bu rolün bedene girip role doğru şekillenmesi süreci anlamına geliyor. Rolde anda kalmak ve andan çıkmamak dediğimiz durum. İzlediğim oyunlarda, oyuncuların rolde ve anda kalıp kalmadığına çok dikkat ediyorum. Safinaz Özgür’ün oyunculuğu bu açıdan dikkat çekiyor.
Ayşe Sinem Korola’yı da Kadın Kızı rolüyle izledik. Rolün üstesinden geldiğini söylemek isterim. Kendini fark ettiren bir oyuncu ve birçok oyunda da izleyeceğimize inanıyorum.
Karısı rolünü Pınar Boyar üstlenmiş. Minimal oyunculuk açısından çok başarılı budum. Söz kullanmadan mimikleriyle oynadı ve oyuna derinlik kattı.
Selim Turgay Deli’yi de oğlu rolünde izledim. Değişim yaşayan önemli rollerden biri. Bankerin güçlü ve güçsüz olduğu süreçlerdeki oyunculuk değişimini net izledik. Tereddütlü tavırları, psikolojik baskı karşısındaki değişim sürecini aktarması bakımından başarılıydı.
Antalya’da dünyanın değişimine ayak uyduran, buna karşın kalite ve etik değerlerden asla ödün vermeyen bir tiyatromuz var. Antalya Şehir Tiyatrosu (AŞT) ülkemiz açısından ve sahne sanatları açısından çok önemli bir kazanım. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel’in, AŞT Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Özgür’ün vizyonuna, tiyatro sevgisine ve çalışkanlığına güvenmesini kutluyorum. İki yetişkin oyununun galasında da eşi hanımefendi Ebru Türel oyunları ilgi ile izledi. Sanatın kökleşmesi açısından çok değerli bir kazanım. Mehmet Özgür ve ekibinin tiyatro adına birçok ilke imza atacağına inanıyorum.

İyi seyirler…