Guy Cassiers ile röportaj: GEÇMİŞİ YAPISÖKÜME UĞRATMAK TARİHE YENİ BİR BAKIŞ

guy cassiersPolitik şiddet işlerinizde tekrarlanan bir tema: Sunken Red, Mefisto for Ever, Wolfskers,  Atropa,  Duister hart,  ve yakın zamanda da Merhametliler oyunu. Bu meseleyi sahneye taşımak neden bir zorunluluk?
Guy Cassiers: En çarpıcı örnek listenizde bile değil. Bundan yirmi yıl önce Martin Amis’nin eseri Time’s Arrow’u sahneledim. Amis’nin hikâyeyi anlatma biçimi, iktidar ve bellek temaları, kendi tarihine hâkim olmak ve de bu bilgiyi bugün kullanmak ile yakından ilgili. Time’s Arrow bir adamın hikâyesini anlatıyor ama tersten. Onun ölümüyle, doktorların ona uyguladığı elektroşokun sonucunda birdenbire bilincinin yeniden uyandığı anda başlıyor. O andan itibaren karakter adım adım, anbean, sanki hayatının olayları en küçük ayrıntısına kadar teker teker çözülürmüşçesine geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Neler olup bittiğini veya nereye sürüklendiğini anlamayan bilinci, içinde bulunduğu süreci kavramaya çalışıyor. Bu kitabın ve de ondan yola çıkarak yaptığımız bu oyunun en çarpıcı tarafı, en azından benim için, bu karakterin yaşamının sadece İkinci Dünya Savaşı esnasında, kendisinin Auschwitz’de bir doktor olarak görev yaptığı zaman anlam kazanıyor olması. Kitabın geri kalanında da olduğu gibi karakterin yaşamındaki bu aşama da tersten anlatılıyor: Erkekler ve kadınlar küllerinden yeniden doğuyorlar; doktor onlara saç ve altın dişler veriyor.  Ve o anda, bilinci geçmişe dönmesinin bir amacı olduğunu ve bunun olaylara anlam kazandırdığını fark ediyor.
Ben İkinci Dünya Savaşı tarihini bu hikâyenin alışılmadık bakış açısından yeniden keşfediyor olmayı etkileyici buldum. Zamanda geriye yolculuk etmek ve olayların mantıksal sırasını yapı söküme uğratmak sadece geçmişin gerçeklerine değil aynı zamanda bu gerçeklerin anlamı ve önemine daha dolaysız bir erişimi mümkün kılıyor. Ve de bundan bir ders almaya imkân tanıyor. Sonuçtan başlayıp sebebe doğru tarihin akışını tersine çevirme yöntemi, gerçekleri hatırlatan ve olayların tümünün işleyişinin iç yüzünü ortaya çıkaran duygusal bir gerilim yaratıyor. Bu da beni bu mekanizmaların asla yeniden harekete geçmemesi için gerekeni yapmaktan sorumlu bir birey haline getiriyor. Uyanık olmalı, tetikte kalmalıyız.  Herkes ‘Bak, bu geçmişteydi, bir daha asla olmayacak…’ diyor ama ben her şeyin tekerrür edebileceğini düşünüyorum.

Unutmaya karşı kale olarak tiyatro

Tiyatro sizin için bir hatırlama zemini gibi… ama aynı zamanda, kurguya da elverişli bir yer.
G.C. : Gerçekten de ben tarihi hatırlamaya devam etmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. En önemli şey sadece ne olduğunu bilmek değil, ama seyircide geçmişle bir bağlantı oluşturacak kadar kişisel bir duygu uyandırmak. Biz tarih ile bağlantımızı sürdürmek zorundayız, hatırlayarak ve gelecekte bu hafızayı kullanaraksorumluluk üstlenmeliyiz. Siz tarihi sadece beraberinizde taşımakla kalmazsınız; daha sonrası için ondan dersler çıkarırsınız. İşte tam da bu noktada tiyatro işe yarayabilir, bize yardımcı olabilir: Kurgu aracılığıyla tarihsel gerçeklere son derece duygusal bir boyut kazandırır.  Bugünlerde sürekli dünyanın her tarafından dehşet, yıkım ve acı gösteren görüntülerin fazlalığına maruz kaldığımızı düşünüyorum. Ama görüntülerle ilgili sorun da bu: Bir şeyi ne kadar sık görürsen, ona bir o kadar daha fazla alışıyorsun. Gerçekliğin sınırlarını aşıyor gibi görünen şeyleri görmeye o kadar alıştık ki, sonuçta onlara karşı körleşiyor ve onları unutmaya başlıyoruz. Sanat unutmamızı engeller.

Şiddet mekanizmalarını aramak

Tarih, iktidar ve ona eşlik eden dehşetleri sizin oyunlarınızda genellikle zalim karakterler – ya acımasız hale gelen ya da sahne üzerinde böyle var olan – kişileştiriyor:  Rotjoch’da genç bir katil; Sunken Red’de Japon toplama kamplarının bir kurbanı; Wolfskers’de diktatörler; Duister hart’da sömürgeci dehşetin bir tanığı ve yakın zamanda Merhametliler ’de zalim bir entelektüel. Şiddeti bu farklı prizmalardan incelemek sizin için neden bu kadar vazgeçilmez? 
G.C.: Sunken Red’in başında çevresinden tümüyle soyutlanmış, yapayalnız bir adam görüyoruz. İletişim kurmak istemiyor ve hayatının sona erdiğini iddia ediyor. Kitabı bu kadar olağanüstü kılan ve de bizim bu oyunla başarmaya çalıştığımız şey, başlangıçta bu figürü sevmeye direniyorsunuz. Hiçbir koşulda onunla özdeşleşmek istemiyorsunuz. Ama ifadesini dinlerken bu dirençten dolayı,  hızlı ve kolay yargınızdan ötürü suçlu hissetmeye başlıyorsunuz. Çünkü bu karakter ne kadar sevimsiz gözükürse gözüksün, bir kere gençliğinde deneyimlediklerini anlatmaya başladığında onun davranışlarını daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Bu onun hatalarını mazur göstermiyor ama biz izleyici olarak kendimize, onun yerinde olsaydık ve aynı şeyleri yaşamış olsaydık ne yapacağımızı soruyoruz. Biz de aynı koşullarda onun gibi mi olurduk?
Benzer bir süreç Patrick McCabe’nin Butcher Boy adlı (sahne uyarlaması Rotjoch) eseri için de geçerli. Oyun, temel sosyal haklardan mahrum, yoksul bir sosyal ve aile çevresinden gelen, etrafından soyutlanmış ve etrafındaki dünyayı anlamakta zorlanan bir çocuk hakkında. Oğlan bir mezbahada çalışıyor ve bir süre sonra, artık hayvanlar ve insanlar arasında herhangi bir fark görmemeye başlıyor. Neticede insanları öldürmeye başlıyor çünkü basitçe söylemek gerekirse kendi duygu ve fikirlerini geliştirmeyi hiç öğrenmemiş. Biz kitabı, çocuk ve dünya arasındaki etkileşime odaklanmak üzere ve çocuğun dünyayı nasıl algıladığını ve de diğer insanları nasıl deneyimlediğini  göstermek için teatral bir monoloğa dönüştürdük. Diğer karakterlerin replikleri sahnede video projeksiyonları aracılığıyla gösterildi. Seyirciler replikleri kendileri okuyabiliyorlardı ve sahnedeki oyuncunun tepkisini izleyerek bu sözlerin çocuk üzerindeki etkisini anladılar, onun dünyasının ve davranışlarının iç yüzüne dair fikir edindiler. Biz ilk etapta bu çocuk ve dünya arasındaki mesafeyi vurgulamak istedik ki böylece karakterin iç yüzünü araştıralım, ama özellikle de birisinin nasıl oluyor da bir katile dönüştüğünü gösterelim ve bu sürecin mekanizmalarını ortaya dökelim istedik. İşte ben bu yüzden zalim karakterleri sahneliyorum –iktidar sahibi şahsiyetler veya tam tersi, toplumun kıyısında yaşayan, kayıp, dünyada kendilerine bir yer bulamayan ve insanlık dışı eylemlerde bulunan karakterler. Bence bir daha tekrarlanmasını engellemek için böylesine bir mekanizmanın nasıl işlediğini anlamak çok önemli.

Hepimizin içindeki karanlık

Duister hart [Dark Heart]’da işinde ona yardım etmek üzere bir adamı arayan bir karakter görüyoruz. Ancak çıktığı uzun yolculuk, kendisinin de kötülüğe doğru yönelmesi açısından, giderek daha fazla cehenneme düşmeye benziyor. Bu noktada, hepimizin dehşete karşı bir çeşit eğilim barındırdığımızın farkına varıyoruz. Aslında aynı şey De welwillenden [Merhametliler] için de geçerli. Burada, karakter o kötülüğü kişileştirdiğini, temsil ettiğini ve bir kişinin asla yapmaması gereken her şeyi yaptığını kabul ediyor.  Ama aynı zamanda bize şu soruyu soruyor: Aynı durum söz konusu olduğunda, siz bu durumu daha mı farklı ele alırdınız? İlk başta, kesin olarak: Bu bizim başımıza gelmezdi diyoruz. Fakat garip bir şekilde, kitabı okumaya devam ettikçe, kesinliklerimizden tereddüt etmeye, gerçekten daha iyi bir şekilde ele alacağımızdan daha fazla şüphe duymaya başlıyoruz ve de aynı onun gibi hareket edip etmeyeceğimizi merak etmeye başlıyoruz. Böyle şeylerin tekrarlayabileceği tehlikesinin farkında olmamız çok önemli.

Siz bu yüzden mi, karakterlerin zihinlerine gizlice girmek ve onların iç monologlarını açığa çıkarmak için mi, video görüntüleri kullanıyorsunuz?
G.C .: Evet aslında. Durumları ve karakterleri sahnelemek lazım ancak asıl önemli olan onların düşünceleri. Yani her şey bununla ilgili. İnsanların davranışları ve onların dil ile olan ilişkileri. Dil bu davranışları nasıl etkiliyor? İktidar ve güç sadece sizin ne söylediğiniz üzerinden çoğalmıyor ama büyük ölçüde onu incelikle ifade etme sanatı üzerinden çoğalıyor. İnsanları bu yolla kazanırsınız. Biz mütemadiyen dilin içine nakşolduğu biçimin gücü tarafından baştan çıkarılırız; içerik ancak daha sonra gelir.

Dil ve metin her zaman sizin oyunlarınızın önemli bir boyutunu oluşturuyor, tıpkı video projeksiyonları ve görüntüler gibi…
G.C.: Benim için tiyatronun özü dilin kendisidir. Dil onun önemli bir parçasını oluşturmalı: Dili nasıl kullandığımızı ve nasıl kullanıldığını düşünmeliyiz. İmgeler, görüntüler çok kısa bir süre içinde son derece büyük bir etki yapabilirler, aynen onlarla bağımızı kolayca da yitirebildiğimiz gibi. Ben dilin daha yavaş çalıştığını düşünüyorum; onu farklı bir şekilde sindiriyoruz. Tamamen fiziksel bir bakış açısından bakıldığında, bu süreç beynin farklı bir bölümünde yer almak zorundadır. Ben Susan Sontag’ın makalelerinden birinde yazdıklarına tümüyle katılıyorum: Kenara çekilmek ve düşünmekte hiçbir sorun yok. Bazı bilgelerden alıntı yapacak ve sözlerini yorumlayacak olursak: “Hiç kimse aynı anda hem düşünüp hem de birisine vuramaz.” Başka bir deyişle düşünmek bizi kendi zalimliğimizden koruyabilir. Bu kulağa basit gelebilir, ama ben bunun hayati olduğuna inanıyorum: İnsanları düşündürmek zorundasınız, tartışmayı beslemek zorundasınız. Dil çöktüğünde, çuvalladığında savaş ve şiddet patlak verir. Ben bu yüzden dil ve muhakemenin niteliği üzerinde çalışmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Savunulamaz olanı savunan dil

Flandra ve Avrupa’da popülist fikirlerin yükselmesine bir tepki olarak bazı oyunlarınızda iktidar ve dil arasındaki bağlantıyı inceliyorsunuz. İktidar, şiddet ve dil arasındaki ilişkiyi tam olarak nasıl görüyorsunuz?
G.C.: Aslına bakarsanız Mefisto for ever’da bunu ele aldım. Jonathan Littell’in Le sec et l’humide ve De welwillenden’i [Merhametliler] üzerinde de aynı şekilde çalışıyoruz. Faşizan kimliğin nasıl kısmen dil aracılığıyla üretildiğini ve bunun bizim davranışlarımızı nasıl etkilediğini göstermek istiyoruz. Littell Le sec et l’humide’de, Léon Degrelle’in yazılarını Klaus Theweleit’in sosyolojik modelini esas alıp analiz ederek, bu süreci irdeliyor. Bunu çok fazla söze dökmese de aslında Merhametliler’de de aynısını yapıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi soykırımının dil aracılığıyla nasıl açıklanabildiğini ve hatta meşrulaştırıldığını okuyorsunuz. Gerçekten çok şaşırtıcı bir kitap çünkü her bir vakada cinayetin yeni bir şekilde nasıl meşrulaştırıldığını büyük bir dikkatle tam olarak anlatıyor. Dilin manipüle edilmesi savunulmaz olanı savunulabilir kılıyor, tam da insanlar ve onların duyguları arasında bir mesafe yaratarak. Böylece dilin gücünün ne kadar büyük olabileceğini, nasıl yanlış olduğunu bildiğimiz şeyleri yapmak veya sorumlu olduğumuz kişilere sırtımızı dönmek için onun arkasına sığındığımızı görüyorsunuz. Sorumlu olanlar dil aracılığıyla eylemlerini inkâr ettiler, oysa yaptıklarının yanlış olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ben çağımız ile Littell’in Merhametliler’de detaylara büyük özen göstererek anlattığı geçmiş arasında birçok paralellik görüyorum. Olaylar açısından değil ama bizim nasıl davrandığımız ve bireysel sorumluluklarımızı inkâr etmek için nasıl dili kullandığımız açısından.

Bireysel sorumluluğu ele alan tiyatro

Tiyatroya dair görüşlerinizden yola çıkarak sizin politik tiyatro yaptığınız sonucuna varabiliriz. Katılıyor musunuz?
G.C.: Benim düşünceme göre tiyatronun rolü seyircilerine bireysel sorumluluklarını kabul etmekte  yardımcı olmak. Bir konu hakkındaki kişisel görüşlerimi insanlara kakalamak istemiyorum ve bu anlamda politik tiyatro yapmıyorum. Aksine, onların kendilerinin bir görüşe sahip olmaları, kendi sorgulama biçimlerini geliştirmeleri ve bir birey olarak kendi sorumluluklarının farkına varmaları çok önemli. Ben bu yüzden, sınırlayıcı bir şekilde olmamasına özen göstererek olabildiğince çok enformasyon sunmaya çalışıyorum. Tiyatronun gücü size böyle bir yeteneği kendiniz için geliştirmenize olanak sağlamasında yatar. Ben hiçbir zaman hiçbir koşulda insanları belli bir şekilde düşünmeye ikna etmek veya neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda bir yargıda bulunmak istemiyorum.Tiyatronun zamana ve mesafeye ihtiyacı var. Bugünün dünyasında bir konu üzerine düşünmek için sizden iki saatinizi talep ediyor olmak zaten çok fazla, hele ki gençler için. Bizim zamanı nasıl deneyimlediğimiz tümüyle değişiyor. Tiyatro bir çeşit zaman baloncuğu yaratıyor ve bildiğimizi sandığımız şeylere daha farklı bakmamız için bize araçlar sunuyor. Dahası, kurgu zihinsel olarak bizi gerçeğe daha yakınlaştırır. Her şeyden önce biz, kurgunun tetiklediği hayal gücü sayesinde bir şeyle veya biriyle yakın bir bağ kurarız – çok özel bir giriş yolu. İşte bütün tiyatronun temeli bu. Onun gücü bu.