ON İKİNCİ GECE’DEN YANSIMALAR…

On ikinci gece-2On İkinci Gece, Shakespeare’a ait bir oyun olmanın ötesinde başka yazarların da benzer oyunlarını adlandırırken bir oyun kategorisi gibi kabul edilen “Yanlışlıklar Komedyası” tadındaki oyunlarından biridir. Sarhoşların, soytarıların, çıkarcıların, müzisyenlerin, absürt tiplerin, abartılı hâllerin yer aldığı, oyun içinde oyunların bulunduğu trajikomik eserlerindendir. Shakespeare’in yaşadığı devirde kutlanan Noel’in 12. Gecesine atfen yazıldığı düşünülmektedir. Zira 6 Ocak, Hazreti İsa’nın cemaate ilk açıklamasını yaptığı gündür; bu da Noel’in 12. gününe rastlar. 12. gecede, sarayda ve soyluların köşklerinde oyunların oynanması bir gelenek hâlini almıştı. Bu oyuna, On İkinci Gece adı verilmesi de o gece sarayda oynanması için yazılmış olmasından ileri gelir.

Shakespeare’in neredeyse oyunlarının çoğunun olay dizisi özgün değildir. Yazar, sık sık daha önce yazılmış bir öyküyü alır ve yeni baştan düzenlerken yeni olaylar, yeni entrikalar, yeni anlamlar ve türlü çelişkilerle bezeli unutulmaz karakterler yaratır. Bu oyunda da Skahespeare’den yaklaşık 40 yıl önce İngiltere’de oynanan “Hayaletler” oyununa, İtalyanların klasikleri arasında yer alan iki ayrı eser olan “Aldatılan” ile “Aldatanlar” oyununa, Fransız yazar Charles Estienne’nin “İhlâller” oyununa önemli ölçüde benzerlikler bulunmaktadır. Tiyatro tarihi içinde bu oyunların haricinde de erkek kılığına giren ve yine yanlış kişiye âşık olmalar, yanlış anlamalar üzerine kurulu nice öykü bulunmaktadır. Hepsinde hemen hemen hikâyeler ve ilişkiler aynıdır. Ancak bu tespit, Shakespeare’in kendini sadece bu kaynaklara dayandırdığı anlamını da taşımamaktadır. On İkinci Gece‘nin şiirsel yapısı, mizahı, imalı, kinayeli, nükteli ve sanatlı konuşmaları, çelişkili duyguları barındıran tiplerin varlığı önceki kaynaklardan alınan şeylerin daha dramatik ve güzel bir biçimde sunulması, ciddi ve komik sahnelerin ustaca harmanlanması hep Shakespeare’e aittir. Bunun için bu trajik yanı da açıkça belli olan komedya tamamen Shakespeare’in yaratısıdır diyebiliriz.

On ikinci gece-1Oyunun öyküsüne gelince; Shakespeare oyunda İllirya adında hayâli bir bölge kurgulamıştır. Tiyatro tarihçileri çoğunlukla bu yerin kurgusal bir yer olduğu savında birleşmiş olsalar bile, antik dönemin Avrupa’sından bahseden tarihçiler İlliryalıların ve bugünkü haritayla İtalya yarımadasının güneydoğu kesimlerini kapsayan İllirya isminde bir bölgenin varlığından bahsederler. Bu bölgede, bir fırtınaya yakalanan gemide henüz çok küçük yaşlarda olan iki kardeş birbirini kaybeder. Bu kardeşler biri kız diğeri erkek olmak üzere ikizlerdir ve birbirlerine çok benzerler. Fırtına sonrası birbirlerini kaybettikten sonra iki kardeş birbirlerini umutsuz duyguyla da olsa aramaya koyulurlar. Tabi bu süreç içerisinde çok farklı kişilerle tanışıp beklenmedik olaylara sürüklenirler. Öte yandan kardeşlerden kız olan Viola, erkek kılığına girerek İllirya dükü Orsino’nun yanında çalışmaya başlar. Süreç içerisinde efendisi Orsino’ya âşık olur. Orsino ise erkek kardeşinin ölümünden dolayı yedi yıl boyunca yas tutacağını açıklayan kontes Olivia’ya âşıktır. Orsino, kendisiyle evlenmesi için Olivia’yı ikna etmek üzere Viola’yı görevlendirir. Viola, bu duruma çok üzülür ancak çaresi yoktur, Olivia’ya dükün aşkını anlatmak üzere girişimde bulunmak zorundadır ve bunun için çaba göstermeye başlar. Ancak bu girşimlerde, sırf Olivia Orsino’nun teklifini kabul etmesin diye kimi zaman Orsino aleyhinde de konuşmaktadır. Olivia ise Orsino’nun teklifinden ziyade Viola’yla ilgilenmeye hatta ani bir şekilde âşık olmaya başlar. Olivia bir anda tuttuğu yası unutacaktır. O sırada Olivia’nın para yiyici olan, gününü gün eden ve sürekli sarhoş dolaşan amcası Sir Toby Belch de Olivia’ya vurulmuş olan Sir Andrew Aguecheek’i sırf parasını almak için Olivia’yla arasını yapacağı umudunu vererek oyalamaktadır. Öte yandan Tobi amca, Olivia’nın kâhyası olan Malvolio’nun kibirli ve aşırı kuralcı tavrından nefret ettiği için ona da fena bir aşk oyunu oynamaktadır. Bütün bu olaylar devam ederken Viola’nın kaybolan erkek kardeşi Sebastian ortaya çıkar. Kontes Olivia, erkek kılığına girmiş olan Viola’yla Sebastian’ı karıştırır ve onu sevdiği adam zannederek, Sebastian’la evlenir. Her şey açığa çıkınca, zaten Olivia’dan umudunu yavaş yavaş kesmekte olan Dük Orsino da garip tavırlarından şüphelendiği Viola’nın kadın olduğunu öğrendikten sonra Viola’nın sevgisine karşılık verir.

Oyunu Çeviren Zeynep Avcı’nın çevirisini okumadım ancak oyuna yansıyan hâliyle, esasında Shakespeare’in bu oyununda da var olduğunu bildiğimiz şiirsel üslûbunu hiçbir şekilde duyumsamadık. Bu oyunun diğer Shakespeare oyunlarından farkı âşık ve ciddi karakterin şiirsel bir tatla konuşmaları, daha komik karakterlerin ise düz konuşmalarındaki ayrıksılıktır fakat biz ciddi karakterlerde de o şiirsel tadı bulamıyoruz. Bu sebeple Shakespeare oyunu olmaktan çıkmış bir oyun izlediğimiz hissine kapıldım.

Yönetmen Serdar Biliş

Yönetmen, oyunu bir saat 40 dakikaya kadar indirmiş. Gerçi her ne kadar oyun broşüründe bir saat 40 dakika dese de izlediğim temsil bir saat 50 dakikaya kadar çıktı. Biliş, oyunu tek perde de çıkarmış. Kestiği yerler, oyunun özünü sunması açısından bir kısırlığa sebebiyet vermiş. Kaldı ki iki saate yakın bir zaman boyunca seyirciyi yerinden kıpırdatmamak da pek doğru bir tercih olmamış.

Bizi, yer yer oyunun masalımsı dünyasına götürmeyi başarmış. Yazarın attığı düğümleri, karmaşık ilişkileri bize anlatmaya gayret etmiş. Ancak karakterlerin kim olduğuna dair hiçbir bilgisi olmayan yani metni bilmeyen bir kişinin, kim kimin nesidir gibi bir soruyu çözmesi biraz zaman alacaktır. Bu durum seyirciyi oyundan koparma riskini taşımaktadır.

Kişilerin, içsel konuşmalarını ve hesaplaşmalarını, başkaları için güttükleri gizli oyunları ve çelişkilerini soytarı karakterine tutturduğu kamera ile yansıya vermesi Shakespeare oyunlarındaki karakterlerin gel-gitli hâllerin yansıtılması adına başarılı bir tercih olmuş. Rejisör belki bu saikle vermemiş olabilir ama Shakespeare’in karakter sunumundaki dertle örtüşmüş.

Bazı kişilere dokunmayalım lûtfen!

Kimi değerlere ve kişilere kendi orijinal durumlarıyla bakmak ve öylece değerlendirmek lâzım. Bu onların kıymetlerini de teslim etmek anlamına gelmektedir. Bence Shakespeare de böyle değerlerdendir. Değişiklikler, denemeler şart ama lütfen Shakespeare gibi imzası belli olan, tadı bütün tiyatro seyircisi tarafından malûm olan eserlere ve yazarlara dokunmayalım. Bari bunları bozmayalım. Biliş’in bazı denemelerde bulunduğu bariz. Baştan söyleyeyim, bilmem hangi ülkede şöyle denemeler varmış, filanca yerde bu tarz oyunlar artık şöyle oynanıyormuş gibi bir açıklama pek de doğru açıklamalar değil. Bir yerlerde yapılıyor olması, bizim referans noktamız olamaz ki doğru yapıldığı anlamına da gelmez. Ve bu oyunun neredeyse her ögesinde deneysel bazı girişimlerde bulunulması oyunun özünü zedelemiş. Metinlerindeki şiirsel dokusu, karşı gibi görünen grupların karşıtlığının yanı sıra esasında derinden gelen duyguları ve entrikaları bakımından birbirleriyle olan uyumları, karakterleri tek tek bize sunuyor olmasına rağmen o unutulmaz karakterleri oyun özelinde eritmesindeki ustalığı Shakespeare’i Shakespeare yapan en temel özelliklerinden birkaçıdır. Ne yazık ki biz Serdar Biliş’in On İkinci Gece rejisinde bunları göremiyoruz. Metin, Shakespeare oyunu olmaktan çıkmış. Elbette denemeler yapılmalıdır ama bir yazarın karakteristik üslûbunu ve oyunun ana dokusunu bozacak nitelikte olmamalıdır. Yapılan her denemenin de mesnetli ve görülebilir bir açıklamasının da olması lâzım!

On İkinci Gece, her ne kadar komedi yönü olan bir oyun olsa da tragedya yanı olan ve hiç de görmezden gelinmeyecek derecede de bariz hissedilen romantizm tarafı olan bir eserdir. Mizah, hiç kuşkusuz bu komedyanın en çekici olan yanıdır. Fakat Shakespeare bu mizahı, oyunun romantik havasıyla yoğurarak daha etkili ve ilginç bir duruma getirmiştir. Hatta On İkinci Gece’deki atmosfer genelde romantik desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Ancak biz Biliş’in yorumunda sadece komedya yanını izliyoruz. Shakespeare bu oyuna “Siz Nasıl İsterseniz!” diye ikinci bir ad vermiştir. Şayet bu ikinci ada istinaden rejisörün oyunla ilgili algısına bağlı olarak sadece komedya şeklinde yorumlandığı savunusunda bulunacak olunursa, o vakit biz oyunun birinci ve ana olay dizisini yani ilk sahnelerde olan ciddi ve trajedi boyutunu yok saymış oluruz ki bu da oyuna ve yazara yapılacak büyük bir haksızlık olacaktır. Ve açık söylemek gerekir ki komedyanın ağırlıklı olduğu ikinci bölümde dahi aşkla ilgili olan diyalogların romantik havasını göremezken maalesef duygu yoğunluğunun fazla olduğu birinci bölüm neredeyse tamamen yok sayılmış.

Hiç anlamadığım ve anlamak için de bizzat yönetmenle konuşulması gereken aynaların geçiş sahnesini, mikrofonun ortalıkta olmasını, konfetinin patlatılmasını, Sir Andrew Aguecheek’in bisikletle dolaşmasını, başta ve sonda su altı görüntülerinin verilmesini de çözemedim. Açıkçası yersiz de buldum. Sahnelerin yönetmene sorularak “Bunu vermenizdeki maksat neydi?” sorusu da zaten yönetmenin asıl vermek istediğini ve dert edindiği yan fikirleri de tam anlamıyla seyirciye geçiremediği, kullandığı simgelerin de pek de manidar olmadığı anlamına gelir. Umarım, yönetmen, “ben burada şunu şunu yapmak istemiştim ama seyirci anlamamış” gibi kendine bir sükse katmak maksadıyla üstten bir bakış açısıyla açıklama getirmez. Bu sözümde Serdar Biliş’i tenzih ediyorum. Rejilerini farklı farklı sahnelerde ve şehirlerde izlemiş ve yeni bir iş çıkardığı zaman da görmek için sabırsızlandığım biri olarak böyle bir tutumuna asla şahit olmadım ancak bazı yönetmenlerin mütekebbir bir tutumla sürekli olarak “ben yaptım, onlar anlamadı, sorun onlarda” tutumu da tiyatro camiasındaki kişileri üzmekte ve tiyatromuza zarar vermektedir. Bu tutum, yönetmeni farklı kılmaz, aksine yaptıklarıyla barışık olmayan ve kompleksli bir yapıda olduğunu gösterir.

Müzikte Çiğdem Erken imzası farkını hissettiriyor. Oyunun tragedya ve masalımsı yanını da hissettiği bariz olan Erken, komedi sahnelerinde de seyircinin neşesini destekliyor. Ufak bir not: Orkestranın sesi kimi zaman oyuncuların sesini bastırmaktaydı. Bu durum replikleri duymamıza engel oluyordu.

Sahne ve Kostüm Tasarımı Gamze Kuş’a ait. Bizi bir masal dünyası içine alan tasarım hâkim. Fakat trajedinin olduğu sahnelerde ise bizi hemen o masaldan çıkaran gerçekçi ortamların yer alması da başarılı olmuş. Her ne kadar biz rejide ve metin düzenlemesinde bunu pek göremesek de Kuş’un oyunun bu yanını da içselleştirdiği fark ediliyor. Kostümler her karakterin duygu durumuna ve kişiliğine çok uygun olmuş. Koronun kırık beyaz kostümleri bize Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyasındaki hayâlî karakterleri anımsatıyor ki zaten bu oyunda aynı çizgideki eserlerdendir. Fakat bir tek muhafızların da koroyla aynı renkte kostüm giymelerini anlayamadım.

Oyunculuklar tek kelimeyle mükemmel…

Özge Özder’in her zamanki gibi sahnede devleşmesi, kocaman hareketleri hiç de göze batmayacak estetikte sunması, bedenindeki esneklik, soytarı karakterini egzajere etmeden yorumlaması, Bennu Yıldırımlar’ın birkaç yerde yaptığı deklamasyonun haricinde sakin ve sade oyunculuğu, yas tutarkenki ve yastan sonraki Olivia arasındaki çizgiyi bariz ve bir o kadar da absürt şekilde vermesi, Levend Öktem’in usta oyunculuğuyla bizi kendine hayran bıraktırması ve dinamik haliyle genç kadroya taş çıkarması, Kubilay Penbeklioğlu’nun her zamanki sempatik oyunculuğu ve oyundaki minik aksaklıkları göze batmayan bir şekilde -aksine sevimli hale getiren- tulûatıyla oyunu zenginleştirmesi, her sahnesiyle gerçeklikten koparan ve izleyeni çok uzakta tutan rejiye rağmen seyirciyi oyuna daha da yakınlaştıran mizacı, Erkan Sever’in her oyununda olduğu gibi bu oyunda da oyuna en fazla asılan kişi olması, bedeninin her hücresini hissedercesine oynaması, Orsino’nun aşkını yürekten hissetmesi, bir an bile rolünden kopmaması, sahneye âdeta âşık olduğunu hissettirmesi, bütün kelimeleri hatta heceleri dahi en sarih ve fasih şekilde çıkarması, selâmlamada anında seyirciye karşı sergilediği mahcup ifadeyle birlikte saygısı, Tolga Yeter’in komedi oyunculuğundaki başarısı, mimiklerinin en arka sıradaki seyirci tarafından bile görünür şekilde olması, şapşal adamı başarılı biçimde vermesi, Senan Kara Tutumluer’in erkek-kadın kardeşleri verirkenki ayrımı nüanslara sığdırması, bunu abartmaması, duygularını salt jestleriyle ve bedeniyle değil de sade biçimde sesindeki tonlamayla da verebilmesi oyuncular hakkında söyleyebileceğim takdire şayan birkaç ayrıntı… Ayrıca oyunda görev alan Seda Fettahoğlu, Ersin Umulu, Mana Alkoy, Pınar Aygün, Berk Samur, Eylül Soğukçay, İsmet Şahin ve Doğan Şirin de oyunun başarılı oyuncularındandı.

Son bir not: İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu’nun neredeyse her gala sonrasında ifade ettiği “Biz işimizi yapıyoruz, bu yüzden de her geçen gün büyüyoruz.” demesi çok anlamlı ve haklı bir hatırlatma. Bu oyunda da barış ve güzellik sanata ve kültüre sahip çıkmayla, onu zenginleştirmekle mümkündür minvalindeki açıklaması da önemli bir ders…

Yeni sezon hepimize, bütün tiyatroculara, tiyatro severlere ve Şehir Tiyatrolarına güzellikler getirsin.