Çağdaş Sanatın Parlak Zırhlı Şövalyesi: Küratör

sinan eren erk-1Contemporary Art Project (Çağdaş Sanat Projesi) kapsamında Tophane’de yer alan Chottomatte Gallery’de açılan ‘Küreler’ / ‘Spheres’ isimli serginin küratörü Sinan Eren Erk’le güneşli bir günde Maçka Parkı’nda keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Sergi dahilinde beş sanatçının, çağdaş sanatın, sanatın başlangıcından günümüze olan yolculuğuyla olan bağlantısını yorumladığı resim, heykel ve kinetik yerleştirme dallarındaki eserleri bulunuyor. Sanatçıların tamamının üniversite öğrencileri olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü açılış günü yoldan geçerken galerinin önündeki kalabalığı görüp gelen ve eserleri uzun uzun inceleyen ‘meraklı misafirlerin’ yanı sıra, galerinin içi ve galerinin bulunduğu sokak başta üniversite öğrencileri olmak üzere birçok sanat severle dolup taştı. Öğrenciler arasında arkadaşlarının başarısını kutlamak ve onlara destek olmak için gelenlerin dışında, sosyal ağlar üzerinden açılan “event’leri” görerek merak içinde gelenler de vardı. Beni en çok etkileyen ise, aynı akşam birkaç açılış olduğu için kısıtlı süreyi verimli kullanmak adına bir galeriden diğerine koşturan çizim çantalı öğrencilerdi. Sanat dallarından birinde eğitim gören gençlerin ülkelerindeki ilerleyişi yakından takip etmeleri, sokakları ve anı yakalamaya çalışmaları gerçekten çok etkileyici. Türkiye’de kendi zeminini oturtmaya çalışan Çağdaş Sanat, böyle gençlerin elinde şekillenerek sağlam katlarla yükselmeye devam edecektir. 14 Mayıs’da açılan sergi bir ay süreyle izleyicilere açık olacak. Proje kapsamındaki son konuşma 12 Haziran’da gerçekleştirilecek. Detayları ise galerinin Chottomatte Tophane başlıklı facebook sayfasından takip edilebilirsiniz.

M: Tiyatro merkezine biraz kendinden bahsedebilir misin? Ne zaman doğdun, nerelerde okudun? Küratörlüğe nasıl başladın?

S: 1985 yılında İstanbul’da doğdum. Evin içindeki kütüphanede, her daim bulunan sanat kitaplarının içinde büyüdüm. Annem Mimar Sinan mezunudur ve evde onun bir sürü İtalyanca basılmış müze kitapları vardı. O zamanlar, yani küçükken, İtalyancam veya herhangi bir yabancı dilim olmadığı için yazılanları anlamıyordum ama onların içindeki resimlere bakıyordum. Günün herhangi bir zamanı veya yatmadan önce, sanat kitapları, kataloglar veya bunun gibi şeyler en büyük eğlencemdi. Ya da ansiklopedilerdeki dinazor resimlerine, uzay araçlarına, yıldız haritalarına filan bakardım. Okumayı öğrendikten sonra bu kez de onları okudum. Ortaokul ve liseyi Galatasaray Lisesi’nde bitirdim. Lise yıllarımda okulun fotoğrafçılık, tiyatro kulüplerinin çalışmalarında yer aldım. Üniversitede, biraz da mecburiyetten, Ekonomi bölümünde okudum ama ilgim hep sanata ve yaratım sürecine doğruydu. Uzun süre boyunca müzikle uğraştım, hâlâ da uğraşıyorum. Onun da bu süreçte üzerimdeki etkisi çok oldu. Uğraşım fotoğraf ve resimle devam etti. Zamanla, bunları nasıl bir iş haline getirebilirim diye düşündüm. Üniversite eğitiminden sonra yurt dışında küratörlük okumak istedim. Türkiyede bu konuda bir açık olduğunu düşündüm, zaten böyle bir program da bulunmuyordu. Küratörlük dünyayada gündemde olan bir alan, bütün sanat dallarını birleştirebileceğim bir alan olduğu için sinematografi, görsel sanatlar gibi seçeneklerin arasından bana daha uygun geldi. Portfolyomu hazırladım, İtalyaya başvurdum: Başvurumdan yalnızca iki gün sonra İtalya’daki okuldan kabul aldım ve ‘Küratörlük ve Görsel Sanatlar’ bölümünde okudum. Yüksek lisansımı Milan’da 2 senede tamamladım ama çalıştığım için orada 3 sene kadar kaldım ve Türkiye’ye geri döndüm.

“Günün herhangi bir zamanı veya yatmadan önce, sanat kitapları, kataloglar veya bunun gibi şeyler en büyük eğlencemdi. Ya da ansiklopedilerdeki dinazor resimlerine, uzay araçlarına, yıldız haritalarına filan bakardım.”

M: Milan’da ne gibi çalışmalar yürüttün?

S: Orada, yüksek lisans zamanında birçok eğitmenim vardı. Bunların birçoğu dünyaca tanınmış isimlerdi. Hatta Türkiye’de en tanınmış küratörlerden biri olan Vasıf Kortun da bir ara bir workshop için geldi ve o da oradaki eğitmenlerimden biriydi. Bunun dışında Marco Scotini ve Maurizio Bortolotti gibi isimlerle çalışma şansım oldu. Jens Hoffman’la çalıştım yine aynı şekilde. Hoffman o sene yani 2011’de, 12. İstanbul Bienali’nin eş küratörlerinden birtanesiydi. Diğeri de Adriano Pedrosa’ydı. Hoffman’la olan bağlantım sonucunda İstanbul Bienali’nde küratör asistanlığı yaptım. O süre zarfında İstanbul’da kaldım. Sonrasında 2012 yılında, Documenta’da çalıştım; Almanya’da Kassel’de. O da epey ciddi bir deneyimdi çünkü dünyadaki en prestijli ve en büyük sanat festivali kapsamında düşünülebilir. Aynı sene İstanbul Tasarım Bienali’nde aynı şekilde Milano ofisinde çalıştım. Bu süre içerisinde yine İtalya Milano’daki kimi galerilerde de çeşitli çalışmalar yaptım. Kişisel sergi açabildim. Bir de orada Isola Art Center var, Milano’da. Başında Bert Theis var ki o da çok önemli bir adamdır. Theis’le beraber Isola Art Center’ın Pepe Verde kısmında iki sergi hazırladım ve sürekli yoğun olarak çalışmakla geçti birkaç sene.

M: Hem sanatçı olarak eser üretmiş hem de küratör asistanlığı yapmışssın şimdiye kadar. Bir küratörün sergi hazırlama sürecindeki görevi nedir, tam olarak ne küratör ne iş yapabilir, bize anlatabilir misin?

S: Küratörün sergi hazırlama alanındaki yapması gereken bir kaç ana iş var: Birincisi serginin konseptini belirlemek. Biz buna küratoryel çerçeve diyoruz. Serginin nasıl ve ne üzerine temelleneceğini belirtmek. Sonrasında bu sergi konseptine uygun olan sanatçıları ve onların hangi alandaki sanatçılar olduğunu belirmek. Sanatçıları belirledikten sonra ise onların hangi işlerinin sergileneceğini kararlaştırmak. Yine aynı şekilde sergi mekanını tanımak, işlerin o mekana, eserlerin niteliklerine ve küratoryel çerçeveye göre yerleştirilmesi. Sergiyle alakalı algıya dair herşey bizim alanımıza giriyor. Kısaca böyle özetleyebilirim.

“Yaptığımı söylemekten de çekinmiyorum. Objektif olma imkanım yok. Ancak bu şekilde yani belli oranda bir sübjektif bakış ile, küratör olarak bir imzaya sahip olabileceğimi düşünüyorum.”

sinan eren erk-2M: Sergi için bir konsept belirlerken belirli sanat akımlarının izinden gidiyor musunuz yoksa genel olarak ortaya çıkan fikri mi şekillendiriyorsunuz?

S: Geçen gün seninle bunu biraz konuşmuştuk aslında. Nasıl ki bir insan şehir hayatında yaşarken, ‘polis’in (antik Yunan’da şehir devletlerine verilen isim) içinde yaşarken bir politik görüşe sahip olmak zorundaysa sanatçı da küratör de koleksiyoner de galerici de çeşitli sanatsal görüşlere sahip olmak durumunda. Ben burada bir küratör olarak özellikle fluxusdan, dadadan, başlarda neo-dada denilen pop-arttan daha fazla etkileniyorum. Özellikle dada duruşu, bana çok daha yakın geliyor. Çünkü dadadaki yaparken yıkmak ve yıkarken yapmak durumu… Sadece, dadanın son dönemlerinde, estetiğin artık çok ön planda olmama durumu gibi bir sıkıntı var ve ben bunu sanatsal bakış açımda çok fazla kabul etmiyorum. Estetiğin sanatta var olması gerektiğini savunuyorum hala fakat neo-dadaya ve dadaya yakın bir duruşum var. Hatta kimi durumlarda minimalizmden de sıkça besleniyorum. Bu özellikle sergileme yöntemlerinde kullandığım bir yöntem. Dolaysıyla mutlaka ama mutlaka ucundan kıyısından belli sanat akımlarından etkilenme durumunda kalıyoruz hepimiz. Ben de bunu yapıyorum, yaptığımı söylemekten de çekinmiyorum. Objektif olma imkanım yok. Ancak bu şekilde yani belli oranda bir sübjektif bakış ile, küratör olarak bir imzaya sahip olabileceğimi düşünüyorum.

“Aslında çağdaş sanat küratörlüğünde bana göre önemli olan konsepttir, fikirdir.”

M: Peki eserleri gruplandırırken seçerken veya sergi alanına yerleştirirken ne gibi yollar izliyorsunuz?

S: Bunun belli başlı yöntemleri var. Aslında bu işin çok daha öncesi var. Benim bulunduğum nokta çağdaş sanat küratörlüğü ve bu ‘contemporary’ -ki bu kavramın Türkçe’de karşılığı ‘çağdaş’ olarak belirtilse de her anlamda doğru bir karşılık olduğunu düşünmüyorum bu yüzden de İngilizce aslını kullanıyorum- dediğimiz kavram da aslında İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan bir yapılanmanın sonucu. Hatta o zamanlar yine modern diye düşünebiliriz ama daha sonrasında tam olarak ‘contemporary’e dönüşüyor. Aslında çağdaş sanat küratörlüğünde bana göre önemli olan konsepttir, fikirdir. Bunun üzerine hangi eserler nasıl yerleştirilecek düşünülür seçilir ve ona göre çalışılır ama çağdaş sanat şuanki durumunda daha çok video, yerleştirme, interaktif sanat, beden sanatı veya ses şeklinde farklı farklı ve yeni alanlara daha çok yöneldiği için bunların bir kombinasyonu üzerinden yapılan eserler benim daha çok ilgimi çekiyor. Bu kişisel bir tercih tabii.

M: Sergilenecek eserleri, temaya göre siparişle elde etmeyi mi, yoksa genel bir seçki yaparak eski yeni tüm çalışmaların bir karışımını mı sergiye dahil etmeyi tercih ediyorsunuz?

S: Ben genel olarak bir sergi için özel üretim bir eser yapılmasını doğru bulmuyorum. Sanatçının, kendi düşüncesiyle, kendi birikimiyle, kendi ‘sorunlarıyla’, başbaşa kaldığı anda ürettiği eserlerin toplanarak bir konsept dahilinde birleştirilmesini daha sağlıklı buluyorum çünkü küratörün görevi, sanatçıya bir şey ısmarlamak olduğu zaman küratörün, fason üretim yapan bir fabrika patronundan çok fazla farkı kalmıyor bence.

“Diyelim ki çok yıldırım alan bir bölgede sergi yapılacak ve sergi alanına yıldırım düşme ihtimali var. Paratoner dahi olsa, bu durumu göz önünde bulundurarak, kullanılan elektrik ekipmanına ayrıca bir sigorta ekleme fikri yine küratörden gelecektir ilk başta.”

M: Eserlerin sergilenmesinde ve korunmasında bir küratörün karşılaştığı zorluklar nelerdir?

S: Eserin materyelini, eserin hangi mantıkla ve nasıl üretildiğini teknik olarak bir küratörün bilme, anlama zorunluluğu vardır. Buna göre, o eserin başına bir şey gelmemesi için birincil önlemleri almak da küratörün sorumluluğudur. Örneğin bir fotoğraf segilenecek ve bu eski bir fotoğraf olsun. Eğer bu eserin orijinali sergileniyorsa ve onun solma ihtimali varsa küratör bu fotoğrafın sergilenme koşullarında kullanılacak ışıklandırmadan haberdar olmalıdır. Bu ışıklandırma örneğin direkt olarak eserin üzerine vuracak şekilde kullanılmamalı ve özellikle soldurmaya yol açmayacak özel bir ampul ile sağlanmalıdır. 1930’lardan 40’lardan kalma orijinal bir fotoğraf sergilerken bu eserin sergileneceği odanın nemine dahi dikkat edilmesi gerekebilir. Bu, coğrafi bölgeye göre iklim koşullarına göre bile değişen bir durumdur. Dolayısıyla küratörün eserin sergileneceği yerdeki iklim koşullarından bile haberdar olma zorunluluğu vardır. Çünkü eserler çok farklı niteliklerde olabiliyor: Heykel, yerleştirme, resim, kimi zaman sadece video veya ses… Bu eserlerin korunması ve sergide düzgün şekilde sergilenebilmesi, küratörün görevi. Örneğin bir video eseri sergileneceği zaman, o esere bağlanan elektrik aksamının da küratör ne olduğunu bilmelidir. Diyelim ki çok yıldırım alan bir bölgede sergi yapılacak ve sergi alanına yıldırım düşme ihtimali var. Paratoner dahi olsa, bu durumu göz önünde bulundurarak, kullanılan elektrik ekipmanına ayrıca bir sigorta ekleme fikri yine küratörden gelecektir ilk başta. Bu detayı bu kadar düşünme zorunluluğu olmasa bile, bunu yapan bir küratörün, işine daha sıkı sarılan bir küratörün, farklılığı diğer yaptığı işlere de yansıyacaktır.

M: Küratörün proje tasarımı ve eser üretimi noktalarındaki konumunu nasıl tanımlayabilirsin?

S: Küratör proje yöneticisidir bir anlamda. Projenin ana hatlarını çizen sonrasında bu hatları sağlamlaştıran ve en sonunda detayları dolduran insandır. Sanatçıya bir şey sipariş verilmesi durumu küratöryel olarak bence çok doğru bir çalışma biçimi değil. Fakat bu yapılıyor. Özellikle dünya genelinde, bienallerde bunu daha sık görüyoruz. Özel olarak “Bienal için şu konseptte bir iş yapın” deniyor sanatçılara ama bu bence samimi değil. Belki de sadece ticari kaygıyla verilmiş kararlardır bunlar, bilemiyorum. Ancak sanatçının bu yolla özgünlüğünü yitirebileceğini düşünüyorum. Özgünlüğünü yitirmiş bir sanatçının ya da sanatçıların, eserleri bir araya getirildiğinde ortaya çıkacak serginin ya da konseptin de bu şekilde bir yanı eksik kalacaktır. Dolaysıyla ya küratörün yazdığı metin ya da kurduğu kavramsal çerçevenin o boşluğu doldurması gerekir. Ya da sanatçıların tamamının her zaman o proje için bir şey yaratmayı hayal etmiş olmaları ve sonunda o hayal ettikleri şeyi o projenin karşılarına mucizevi bir şekilde gelmiş olması gerekir ki bu ikisi de pek olası senaryolar gibi gelmiyor bana. Bu yüzden de serginin elbet bir yanı eksik kalacaktır ve bu ne kadar doğallıktan uzak görünürse, bana göre sanatsallıktan da o kadar uzak olacaktır.

M: Küratörün sanatçıya müdahale hakkının olmadığını mı söylüyorsunuz bu durumda?

S: Tam olarak değil. Küratörün sanatçıya belli müdahaleleri olabilir ama tam bir müdahalesinden bahsetmek mümkün değil. Belki yol gösterebilir veya fikir verebilir ama hepsi o. Yani diğerlerini bilmem ama benim çalışma şeklim, etik değerlerim böyle en azından.

“Küratörün bütün derdi, ulaşmaya çalıştığı ideali, düzgün temellendirilmiş bir fikir etrafında şekillenen, bir bütün olarak sergiden başka bir şey değildir.”

M: Sanatçıya herhangi bir eseriyle ilgili bir yorumda bulunduğunda veya bir yol haritası çizdiğinde, sizce onun yaratım alanına müdahale edilmiş sayılıyor mu?

S: Sanatçıya ve küratöre göre değişen bir durumdur bu. Örneğin şuan son oluşturduğumuz sergide genç sanatçılarla çalıştık ve ben orada birkaç sanatçıya eserlerinde nasıl daha farklı bir yol haritası izleyebileceklerine dair çeşitli görüşlerimi aktardım. Bu onların kişisel yaratımlarına müdahale etmek için değil, onların daha özgün olabilmelerini sağlamak amacıyla yaptığım kimi kişisel yorumlardı. Bunu bir küratör olarak değil bir sanatsever olarak yapmayı tercih ediyorum. Çünkü eğer ben bunu bir ticari kaygıyla yada eserleri konsepte uydurma derdiyle yapıyor olursam o durumda sanatçı artık önemini yitiriyor ve küratör bir patron haline dönüşmeye başlıyor. Sanatın içinde bir patron-çalışan durumunun olması gerektiğine inanmıyorum. Olsa olsa, ortaçağdaki hamilik sistemine benzer bir şey olabilir. Orada da küratörler yerine koleksiyonerlerin, galericilerin, sponsorların bunu yapabileceğini tahmin edebiliyorum çünkü küratör sonuçta aslında sadece sanatçıların hepsini bir arada tutan ve tıpkı bir binaya benzeyen sergiyi şekillendiren mimar gibidir. Küratörün bütün derdi, ulaşmaya çalıştığı ideali, düzgün temellendirilmiş bir fikir etrafında şekillenen, bir bütün olarak sergiden başka bir şey değildir ve bunu gerçekleştirmek için, küratörün sanatı da sanatçıları da tekniği de çok iyi tanıması gerekir. Bu yüzden de derin bir bilgiye ve büyük bir birikime ihtiyacı vardır. Sürekli beslenmeye, dengeli beslenmeye ve sağlıklı düşünebilmeye ihtiyacı vardır ki yaptığı şeylerin bir anlamı olsun. Sanatçılar ancak bu tip bir birikimle değerlendirilebileceğini düşünüyorum bu yüzden de sürekli kendimi geliştirmeye çalışıyorum.

“Küratörler çoğunlukla tek kişilik işler yapamıyor. Hep bir ekiple çalışıyorlar. Asistanları oluyor ya da bazen sadece ışıktan veya akustikten çok iyi anlayan, sergi alanındaki atmosferik koşulları hesaplayabilecek olan insanları yanlarından bulunduruyor.”

M: Peki, Küratörün sanattaki yeri nedir. Sadece galeri ve müze duvarlarındaki izlerini takip etmek yeterli midir?

S: Değildir (Susuyor. Birkaç saniye bekledikten sonra gülüyor ve devam ediyor). Küratör kelimesinin kökenine baktığımız zaman her şeyi çözebilirz bence. Etimolojik olarak incelendiğinde küratör kelimesinin kökü Latincedeki Cura’dan geliyor. Fransızcaya Curer, İtalyancaya Curare olarak geçiyor ki İtalyanca Latinceye en yakın dil olarak biliniyor. Kelime bu iki dilde de korumak, kollamak, ilgilenmek anlamını taşır. Küratör kelimesi ortaya çıkmadan, ki bunun ortaya çıkışı Amerika’ya dayanmakta, konservatörler var. 1960’lara kadar özellikle Fransada yoğun bir şekilde kullanılan bir kavram. Köservatör de müze konservatörü yani müzedeki eserleri ve sergiyi koruyan kişi olarak gösteriliyor. Daha sonra Amerikada bunun küratörlük adıyla anılmasıyla beraber konservatörlük farklı bir boyuta ulaşıyor. Konservatör daha çok müzede çalışan insan durumunda çünkü eserler veya müzenin niteliğine göre, sergilenecek bilimsel kanıtlar, örneğin ilkçağa ait bulgular, sergi alanlarından çok, müzede sergilenmekte. O dönemlerde bunların müzede nasıl korunacağı, nasıl saklanacağı çok iyi bilinmemekle beraber, teoriler geliştirilirken, bu işin uzmanları olan konservatörler sorumluluğu üstlenmiş durumdalar. Küratörler ise, konservatörün görevini yüklenip bunun üzerine bir de o kavramsal çerçeveyi oturtmak durumunda olan insanlar. Tabii günümüzde eserlerin nasıl korunacağına dair detaylar sanat sigortasıyla sabitlenmiş durumda ama eserleri yerleştirirken onların zarar görmemesi adına onların hangi koşullarda, nasıl yerleştirilmesi gerekitği bilgisine küratörün sahip olması gerekmektedir. Bu nedenle küratörler çoğunlukla tek kişilik işler yapamıyor. Hep bir ekiple çalışıyorlar. Asistanları oluyor ya da bazen sadece ışıktan veya akustikten çok iyi anlayan, sergi alanındaki atmosferik koşulları hesaplayabilecek olan insanları yanlarından bulunduruyor.

M: Küratörün kelime anlamını yitirmediğini ve hala eserlerin korunmasından sorumlu olduğunu söyleyebilir miyiz?

S: Aslında bunun cevabını kısaca verdim ama yineleyeyim: Evet, küratör hala konservatörün misyonunu bir anlamda devam ettiriyor.

“Resim ve heykelin üzerine çıkılabilmesi, farklı sanat dallarından beslenilebilmesi ise 90’ların ortalarından itibaren, ne yazık ki ancak gelişmeye başladı ve hala biz, bence yeteri kadar gelişebilmiş bir noktada değiliz.”

M: Sergilerde resim heykel dışında, video, yerleştirme, ses, sahne sanatları gibi diğer sanat dallarının kullanımını destekliyor musunuz? Bu alanlardaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

S: Kesinlikle destekliyorum. Türkiye’deki gelişimden başlamak istiyorum önce. Türkiye’de gelişim çok tuhaf bir düzeyde. Sanatsal gelişimin ekonomik gelişime paralel ilerlediğini söyleyebilirim. Ancak bu paralellik bir zaman kaymasıyla beraber var yani Türkiye’deki ekonomik gelişimin başlangıcından, kapital ekonomiye geçişten, on beş sene sonra, çağdaş sanatta ilerlemenin başladığını düşünürsek, o iki düzeyde aynı anda, biri 1980 diğeri 1995 olarak düşündüğümüzde aşağı yukarı, ekonominin 80’lerdeki gelişimiyle, sanatın 95’teki gelişimine başlaması ve sonrasındaki periyodu aynı ivmeyle gidiyor. 90’larda biz hala, obje yerleştirme sanatı olsun, yerleştirmeler olsun, hazır yapımlar (ready made) olsun, anlamakta zorlanıyorduk. Sadece resim ve heykel temelini aşamamış düzeydeydik. Bu iki sanat dalı elbette ki bu işin temelinde; müzik de aynı şekilde fakat müzik zaten kendi başına başka bir alan olarak her zaman varlığını sürdürüyordu. Resim ve heykelin üzerine çıkılabilmesi, farklı sanat dallarından beslenilebilmesi ise 90’ların ortalarından itibaren, ne yazık ki ancak gelişmeye başladı ve hala biz, bence yeteri kadar gelişebilmiş bir noktada değiliz. Bugün hala, Avrupa ve Amerika’da yapılmakta olan sanat çeşitliğinin çok gerisinde devam ediyoruz. Bu sanat çeşitliliğini yakalayabilmek adına çeşitli fuarlar, Contemporary İstanbul gibi mesela fuarlar düzenliyoruz. Ancak bunlar, tek başlarına pek yeterli olmuyorlar. Çünkü mantıklı ancak yetersiz girişimler olarak kalıyorlar. Bu bir iki fuarla değil, ciddi şekilde yapılacak, planlı olarak, devletin de belki desteğiyle yapılabilecek büyük ve uzun soluklu bir projenin sonunda yaratılabilecek bir bilinç. Son zamanlarda ortaya çıkan bir takım, başarılı sayılabilecek sanat projeleri var ancak yeterli olmamakla birlikte bizim şuan Contemporary Art Project’te de yapmaya çalıştığımız, hedeflediğimiz bu sanat bilincini ve çağdaş sanatın Türkiye’de gelişimini sağlayabilmek. Dolayısıyla, asıl soruya gelecek olduğumuzda, çağdaş sanatın Türkiye’deki yeri nedir diye baktığımızda, şunu söyleyebilirim: Henüz gelişmekte ve ciddi şekilde bir umut vaadetmekte.

M: Peki son olarak yeni açılan serginden biraz bahsedebilir misin?

S: Geldin sen, gördün… Ancak okuyucular için yeni sergimden tabii ki bahsedebilirim. Şu an dahil olduğum bir proje var; ‘Contemporary Art Project’ adında. Bu proje dahilindeki ‘Küreler’ adlı serginin açılışını yapalı de çok az bir zaman oldu. Sergide üniversite öğrencisi düzeyinde yeni sanatçıların işlerini sergiliyoruz. Bu sanatçılar, sanat eğitimi alan sanatçılar aynı zamanda. Ve Türkiye’deki çağdaş sanatın yeni nesli olacak sanatçılar. Sergi çağdaş sanatın temellerinden başlayıp günümüze kadar uzanan sürecin anlatılmasını kapsıyor; Elif Kibar, Erın Yeşildere, Merve Yilmaz, Nilüfer Üstüner, Sinem Kalkavan ve Tayfun Gülnar’ın farklı medyumlarda yarattıkları eserler üzerinden ilerleyen bir seçki. Eserler nicelik olarak alışılmış olandan az ama nitelik olarak çok dolular. ‘Küreler’le bir ayağını gerçekleştirdiğimiz projeyi Tophane’deki Chottomate Galeri’yle beraber yürütüyorum. Galeri’deki Yuji ve Burak ile bir üçlü olarak, keyifli bir çalışma ortamı içerisinde böyle bir projeyi sürdüyoruz. Kafa yapılarımızın da benzer olması oldukça büyük bir kolaylık sağlıyor çalışma sürecimizde tabii. Ben onlara küratöryel olarak destek veriyorum. Dolayısıyla sergi için titiz bir seçki yapılması gerekiyordu. Eserlerin düzgün olarak seçilmesi gerekliydi. Ama aynı zamanda bu çağdaş sanat projesinin de dayanağı düzgün olarak tanıtılmalıydı. Şu ana kadar üç tane buluşma ve panel düzenlendi. Çağdaş sanatın tanımıyla başlandı. Çağdaş sanatın Türkiye’deki varlığı üzerine ve neler yapılabileceği üzerine konuşmalar yapıldı ve sonrasında bu sergi açıldı. Ve bu sergiden sonra işin son ayağı olarak son bir konuşma daha yapılacak ve daha sonrasında bu proje kapsamında yeni çalışmalarımız da olacak.