‘Çıkmaz Sokak Çocukları’ Mahallemize Kadar Gelmişken…

cikmaz sokak cocukları 1Kuruluşundan günümüze, Devlet Tiyatroları’nın atlattığı türlü badirelere rağmen 90’lardan sonraki gelişimi gözardı edilemez. Hilmi Kurtuluş’un 1987 basımlı ‘Türk Tiyatrosu’ isimli kitabında “Başlangıçta iki sahnesi bulunan Devlet Tiyatrosunun Ankara’da dört, Bursa, İzmir ve İstanbulda birer olmak üzere yedi sahnesi” olduğu yazılıdır. Günümüzde ise 7 bölgemiz dahilindeki 21 ilde 60’a yakın sahnesi bulunmaktadır. Oyun arşivinde yabancı ve yerli oyunların yanı sıra yeni nesil yerli yazarların oyunlarına da yer vererek genç yazarları desteklemeye devam etmektedir. Ayrıca Refik Ahmet Sevengil Tiyatro Kütüphanesi’nin, hem online katalogundan yararlanmış hem de bilet bulamadığım bir oyunu (Erdal Beşikçioğlu’nun oyunculuğuyla Bir Delinin Hatıra Defteri) kütüphanenin muhteşem manzarası eşliğinde, bilgisayardan izlemiş biri olarak bu kütüphanenin ne kadar önemli ve değerli bir yapı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü’nün en üst katında bulunan kütüphaneye gidip güleryüzlü çalışanlarının yardımıyla arşivdeki oyunları temin edebilir, video arşivinde bulunan bütün oyunları içerideki bilgisayarlardan ücretsiz izleyebilirsiniz. Peki, 1936 yılında kurulan Konservatuvarla birlikte oluşmaya başlayan Devlet Tiyatroları’ndan uzun uzun bahsettikten sonra konuyu nereye bağlayacaktım? Tabii ki turne kapsamında İstanbul’a yani mahallemize gelen ve 15 Mayıs günü Cevahir Sahneleri Salon 2’de izlemiş olduğum Erzurum Devlet Tiyatrosu prodüksiyonu olan ‘Çıkmaz Sokak Çocukları’na.

Amerikalı yazar Lyle Kessler’ın kaleme aldığı ve Ali Halim Neyzi’nin dilimize kazandırdığı oyun 1998-1999 sezonunda Konya Devlet Tiyatrosu’nda Tayfun Orhon rejisiyle, 2004-2005 sezonunda Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda Hakan Çimenser rejisiyle ve son olarak 2013-2014 sezonundan itibaren ise Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda Kuvvet Yurdakul yönetimiyle sahnelenmiştir. Birçok özel tiyatro topluluğunun da sahneye koyduğu oyunun en çok ilgi çeken rejisi 1992 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun Gencay Gürün yönetiminde Hazım Körmükçü, Yıldıray Şahinler ve Kamran Usluer’den oluşan oyuncu kadrosunun yer aldığı halidir. Açıkçası 1992 sezonunda sahnelenen oyun hakkında internette yer alan yorumları ve ustaların eleştirilerini okuduğumda yaş itibariyle bu oyunu kaçırdığıma üzüldüm ve salona ne ile karşılaşacağımı tahmin edemez bir halde girdim. Fakat 2 saat sonrasında yüzümde kurumuş göz yaşları ve avuç içlerimdeki sızı ile çıktım salondan.

cikmaz sokak cocukları 2Oyun, Oedipus Kompleksli iki erkek kardeşin yetimhanede geçirdikleri birkaç yıldan sonra New York’un arka sokaklarında, köpek kulübesinden hallice evlerindeki yaşama savaşlarını anlatmaktadır. Kardeşlerden büyük olanı, Phillip, engelli olmasına karşın aslında ileri zekaya sahip biri. Alerjisi olduğunu düşündüğü için evden çıkmıyor. Ya pencereden dışarıya bakıyor, ya televizyondaki programları izliyor, ya da dolabın içinde annelerinden kalan eşyalarla vakit geçiriyor. Fiziksel olarak sağlıklı olan Treat ise, küçük kardeş olmasına rağmen Philip’i bir baba gibi sahiplenen bir karakter. Evin geçimini sağlamak için hırsızlık yapıyor hatta işi adam yaralamaya kadar ilerletiyor. Tamamen kaba kuvvete güvenen ve hırsları dahilinde hareket eden Treat insanın hayvansı yönünü simgelerken, üstün zekası sayesinde hayata sıkı sıkı tutunmayı başaran Phillip ise insanın saf ve parlak yönünü temsil etmektedir. Son olarak Phillip’in soymak için evine kadar getirdiği Harold’ın kim olduğu oyun boyunca tam olarak söylenmese de, kesin olarak anlaşıldığı üzere kirli işlerin adamıdır, dolayısıyla zengindir ve iki kardeşe kol kanat germesinin dışında onlara hayata nasıl tutunacaklarını öğretmeyi de kendine iş edinmiştir. Yani çıkmaz sokaktaki umudu temsil etmektedir.

Salonu çok iyi tanıyorum. Ortalama büyüklükte bir salon olduğundan, içerideki bütün koltuklardan sahnedeki hemen hemen bütün detayları gayet rahat görebiliyorsunuz. Fakat oyunda kapalı bir oda yaratmak için kullanılan ve sahneyi daraltan yan kanatlar yüzünden kenarlardaki koltuklarda oturanların görüş alanları engellenmişti. En dış koltukta oturan biri olarak sahnenin sol tarafındaki dolabı oldukça geç fark ettim. Erzurum DT ekibinin turne dahilinde geldiklerini düşünürsek bu durumu görmezden gelebiliriz.

Murat Gülmez’in imzasını taşıyan dekora gelecek olursak, salona girer girmez büyülendiğimi söylemek istiyorum. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun dekor konusundaki iç dengelerini bilmemekle beraber, son zamanlarda izlediğim oyunlar içinde bu kadar başarılı bir dekor görmediğimi de söylemek isterim. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tiyatroları’yla karşılaştırmak doğru olmaz ama İstanbul Devlet Tiyatroları dekorda hep sınıfta kalıyor. İstanbul’da durum böyle iken, Erzurum Devlet Tiyatroları işini çok ciddiye almışa benziyor. Dönemin çizgilerini taşıyan koltuklar, aynalı dolap ve yıpranmış mutfak dolaplarının yanı sıra mutfak tezgahlarının arasından dolanan su boruları, sahneyi kateden elektrik kabloları, buzdolabı, zamanının önemli markalarından biri olan mayonezin boş kavanozları ve ahşap kasalar gibi detaylar da oldukça başarılıydı. Ayrıca reklam, sinema filmi gibi dönemin yayınlarının döndüğü televizyon da sahneye çok yakışmıştı. Özellikle, merdivenle ulaşılan yuvarlak pencere detayı sahneye kattığı dinamizm dışında, kardeşlerin evlerinin bodrum katında yer aldığını belirtmesi açısından da önemliydi. Pencereli bölümün arkasında kalan bombeli alana yapıştırılmış olan, dönemin önce gelen ürünlerinin reklam afişleri ve logolarına da değinmeden edemeyeceğim. Fakat bu bölümün dönebildiğini anca selamlama sırasında fark etmiş olduk. Bu tekniğin oyuna katkıda bulunacak şekilde kullanılması mümkün değil miydi? Ya da sadece selamlama sırasında kullanılmak üzere mi yapılmıştı? Bu durum benim için hâlâ bir soru işareti olarak geçerliliğini koruyor.

Işık tasarımı Eser Dursuna ait. Özellikle rüya sahnesindeki ışık beni çok etkiledi. Loş sahnelerdeki televizyon ışığının yarattığı etkinin oyunun akışına ve mesajına olan katkısının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Kostümlere bakılacak olursa oyunun Amerika’da geçtiği hemen anlaşılıyor. Özellikle Phillip’in botları çok başarılıydı. Kostüm tasarımlarını yapan Funda Çebi’yi tebrik ediyorum. Oyun boyunca kullanılan müziklerin besteleri Fatih Veli Ölmez’e ait. Oyunun heyecanını tırmandıran ve yatıştıran anlarında kullanılan müziğin çok etkili olduğunu düşünüyorum. Özellikle de müzik kutusu sahnesinde duyulan melodi insanın tüylerini diken diken eden cinstendi.

Oyunculuklara gelecek olursak, Phillip rolünde izlediğimiz Sezai Yılmaz’ın salondaki herkesi büyülediğini söylemek doğru olur. Sezai Yılmaz, oyunun başlamasıyla seyircilerin karşısına çıkan ilk oyuncu olarak hem engelli karakterini yakından tanıtma imkanı buluyor, hem de karakterinin içten ve samimi kişiliğiyle seyirciyi oyuna alıştırıyordu. Sahne geçişlerinde bile rolünden çıkmadığı ve hatta sahne karardıktan sonra yer değiştirirken veya dekor taşırken bile aksayarak, yamuk yumuk yürüdüğü kimsenin gözünden kaçmamıştır eminim. Karakterinin zorluklarına rağmen de sürekli olarak sahneyi arşınlıyor, seyircinin bir an bile olsa aksiyondan kopmasına izin vermiyordu. Kendisini tebrik ediyorum.

Treat rolündeki Levent Aras gerek tonlamalarıyla, gerekse mimikleriyle karakterin gençlik ateşiyle yanıp tutuştuğunu, hırsını ve sonuna kadar gidecek özgüvene sahip olduğu başarıyla aktarıyor. Özellikle hırsını ve dolayısıyla kendini kontrol edemediğini belirten yemek masasını sıkı sıkıya tuttuğu sahne oldukça etkileyiciydi.

Baba figürü olan Harold’ı canlandıran Emrah Keskin’in ses tonuna hayran kaldım. Hem kardeşler gibi yetimhanede büyümüş ve sonrasında pis işlere karışarak ‘kaderin çemberinden geçmiş’, hem de 2 yetim kardeşe sahip çıkacak kadar yufka yürekli bir karakteri canlandırmak zordur. O pis işlerin adamının ses tonunu, şefkatli bir babanın konuşmasına uydurabilen Emrah Keskin, ajitasyon sahnelerindeki abartılı oyunculuğuna rağmen, oyunun hareketini bir an olsun düşürmeden devam etmeyi başarabildi.

Özellikle değinmek istediğim bir sahne var: İç ses sahnesi. Tiyatroda oyuncuların düşüncelerini dile getirirken diğer oyunculara duyurmadan, sadece seyircinin duyduğu düşünülen ses tonuyla konuştuğu bir yöntem vardır: Apar. Kessler’in realistik oyun anlayışına göre sahnede teknolojik detayların kullanımı normal karşılanabilir. Zaten Çağdaş Tiyatro’da gerek projeksiyon gösterimi, gerek ses ve ışık tekniklerinin yardımıyla sahnelerde teknolojik gelişmelerden yararlanılmaktadır. Fakat ‘Çıkmaz Sokak Çocukları’ndaki televizyon kullanımı ne denli hoşuma gittiyse, oyuncuların mimiklerini konuşturabilecekleri bir sahne yaratma amacıyla düşüncelerinin ses kaydı şeklinde verilmesiyle oyundan birkaç saniyeliğine koptuğumu belirtmeden geçemeyeceğim.

İnsanların “damak tadını” bile televizyona göre değiştirdiği, şehir hayatının şiddetli geçimsizlikle yaşandığı ve kimsenin bir diğerine tahammülünün kalmadığı günlerde iki kardeşin birbirlerine güvenmekten ve birbirlerini koşulsuz sevmekten başka hiçbir şansı yoktu. Ama bunu öğrenirken seyirciyi de ağlatmak gerekiyordu. Sonuçta sahne dediğimiz alan aslında dünyanın tam merkezini simgelemiyor mu?