TİYATRO – Özdemir Nutku’nun kaleminden…

Tiyatro yapmanın ya da tiyatro üzerinde düşünmenin iki yolu vardır: biri, yüzeyde kalmak, öbürü de derinliğine duymak ve yüksekliğine düşünmek; yani bu işi sonsuzluğun boyutlarında ele almak…

Tiyatro, benim için, iç ve dış yaşamla ilgili, ruhsal ve zihinsel olan bir şeydir. Tiyatro yaşamı, birbirine zıt duygular arasında durmadan gidip gelen, sevgiyle nefretin, coşkuyla yılgınlığın birbirine karıştığı severek katlanılan bir tutsaklıktır, diyebilirim. Altmış küsur yıllık tiyatro yaşamımda herşey doyumsuz bıraktı beni. Şöyle geriye doğru baktığımda, öğrenmekten başka bir şeyin ardında koşmadığımı görüyorum; bugün de içimde kalan tek şey ilerde neler öğrenebileceğim coşkusudur. Bu öyle bir coşkudur ki, bir yerlerde gizli kalan, benim henüz göremediğim, ama bir gün keşfedebileceğim şeylerin inancını taşır. Ve hep bunu bana tiyatronun sağlıyacağını düşünmüşümdür.

Tiyatronun uzun, parlak ve zengin bir yaşam öyküsü vardır. Ama bu yaşamda birçok da bozucu öğeler yer alır. Hepsi dışardan gelir bunların; bu yaşamın tam içine girmeden ona burnunu sokmak isteyenlerden, uygulayıcıların bilgisizliğinden, çağrılmadan gelen konuklardan, kutsallığa saygısızlara ve “iktidarsız muhteris”lere dek herkes vardır bu işte. Oysa tiyatro da bütün ciddi uğraşlar gibi, bilgiye, çalışmaya ve yaratıcılığa dayanır. Bir sersemin, bir dahiden daha değerli olduğunu, kof bir yapıtın, sağlam bir yapıttan ayıredilemiyeceğini söyleyen tiyatro heveslisileri sanatın tözüne hiçbir zaman inemezler. Kenar mahalle beğenisinin – medyanın bir kısmı sayesinde – kent merkezlerine indiği son onbeş yıl içinde yaşam değerlerimiz arasına karıştırılan “köşeyi dönme” tutkusuyla kültür kirliliği, bilinçsizlik, hoppalık, bayağılık ve büyük çıkarların yönettiği düzeysizlik kol geziyor. Bu düzeysizliğin de klasik yanıtı vardır: “Halk böyle istiyor.” İşte burada büyük tiyatro ozanı Anton Çekhov’un, dostu Nemiroviç-Dançenko’ya 2 Kasım 1903’te yazmış olduğu mektuptan bir parça aktarmak istiyorum: “Halk için tiyatro dediklerine gelince (…) hepsi saçma bunların; halkın gözünü boyamaktan onu aldatmaktan başka bir şey değil. Gogol’ü halka indireceğimiz yerde, halkı Gogol’ün düzeyine yükseltmelisiniz.”

Öte yanda, formüller, klişeler, kalıplar, alışkanlıklar ve ham taklit bütün cılız yapıtların birbirine benzemesine yol açar ve sanatın yorgun düştüğü anda onun yerini alır. O zaman birtakım ham yetenekler boy boy ortaya çıkarlar, “köşeyi dönmek” için kullanılan formülleri ezberliyerek dikkat odağını sanattan, zanaate, yaratıcılıktan aldatmacaya kaydırırlar.

İster ödenekli ister ödeneksiz olsunlar, bütün gerçek tiyatro sanatçıları, dikkatli ve titiz olmak zorundalar! Bu birbirinden ayırdedilemeyen, hiçbir etki yaratmayan, hiçbir yeniliğe gebe olmayan ve gerçek tiyatro sanatının önüne konulmak istenen düzmece sanata karşı durmalıdırlar. Her özgün yaratma yeni ve içten bir anlatım gerektirir.

Yeni bir şeyler yaratılmadığı, hep aynı entrikalarla gedik kapatıldığı, hep aynı şeylerin pişirilip pişirilip öne sürüldüğü sürece, elinizdeki o muhteşem aracı boşuboşuna döndürmüş olursunuz, ki bu da korku verici bir tükenmedir. Gerçi bu şahane araç, herkese açıktır; çünkü öyle sallapati bir hali vardır ki, insana çok kolay kullanılacakmış duygusunu verir. Ama işte onun bütün bu hırpalanmalara karşın, bitip tükenmeden yüzyıllar boyu sürüp gelmesini ve durmadan yenilenmesini sağlıyan bir gizilgücü vardır. Duyarlıkla, bilgiyle ve yaratıcılıkla kullanılmadığı anda onu kullananı ele verir ve kepaze eder.

Özdemir Nutku